Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

29 Haziran 2012 Cuma

Traji Komedya

Üniversite 3 veya 4'teyim. Tam hatırlayamadım şimdi. Profilo alışveriş merkezinin yemek katında yemek yiyoruz. Oraya neden gittiğimiz konusunda bir fikrim yok. Zira okul maslakta. Nasıl geldik mecidiye köyüne bilmem. İlk gidişimdi herhalde profiloya. Fast food restoranlarının hepsi asma katta. Asma kat da bir sallanıyor. Ben panik atak insanı olarak o sallanmaya kitlenmişim yemekten de bir tat alamamışım zaten. Yakınlarda 14 şubat kutlanacak ülke çapında. Ben standart yalnızım. Sevgililer gününü kutlamayı beraber reddeceğim 1 kişi yine yok hayatımda. Masalara küçük kırmızı kalpli kağıtlar bırakılmış. Yaklaşan bu önemli günün şerefine sevgilinize bir şeyler karalayın, biz de birinciyi seçelim bir hediyeler verelim falan fişman yazıyor kağıtlarda.

Biz de geyiğine hadi yazalım bir şeyler dedik. Ben insanın kadın ve erkek tek vücut halinde yaratılması, sonra fazla böbürlenince Zeus'un çakar çakmaz çakan şimşeği ile vücudun kadın ve erkek olarak ortadan ikiye ayrılıp dünyanın dört bir yanına saçılması ve o günden beri de herkesin diğer yarısını aradığı bilindik mitolojik hikaye ile harmanlanmış bir yazı yazdım olmayan sevgilime. İçimden böyle romantik bir canavarın ilişki durumu: müzmin bekar'ken çıkmış olmasına şükredip, yazımı diğer arkadaşların saçma sapan yazıları ile beraber bir kutuya attık ve unuttuk.

Ne kadar geçti bilmiyorum. Bir gün kadı köyünde burger kralının tuvaletinde ıkınırken telefonum çalmaya başladı. Numarayı da bilmiyorum ama açıverdim boş bulunup. Evet hem de tuvaletteyken. Profilo avm'den arıyorlarmış efendim. Sevgilime yazdığım o muhteşem yazı ile birinci olmuş ve sevgililer gününde Profilo'daki bir lüks restoranda romantik bir yemeğe hak kazanmışım. Şahane haber değil mi? Hayatımda ilk defa bir şey kazanıyordum. O da buydu sayın seyirciler. Trajikomedidinin yine trajedisini ben, komedisini ise bu durumu yukarıdan izleyenler yaşıyordu.

Telefonda sevgilimin çok şanslı bir insan olduğu vesaire konusunda o kadar çok konuştular ki ben yalanımı bozamadım. Gelgelelim romantik bir akşam yemeğine gidecek kimsem de yoktu. Ben de o aralar yeni sevgili olmuş olan sevdiğim bir çifte gitmelerini salık verdim. Kız benim adımı kullanabilirdi. Kimlik kontrol edecek değillerdi ya.

Nitekim etmemişlerdi de. Kızı ellerinde bir demet çiçekle karşılamışlar. Erkek arkadaşına 'Çok şanslısınız, P. Hanım sizi çok seviyor' diyerek benim yazımın çerveletilmiş halini hediye etmişler ve sonra şık bir restoranda kemancılar eşliğinde romantik bir yemek yemişler. Kemancı başımın tacı yaa. Ben hayatımda böyle bir şey yaşamadım. Hiç romantik olmadığım için yaşamasam da sorun değil. Başımda kemancılar varken onlara mı sevgiline mi bakacağını şaşırırsın. Ama tüm masalar size bakıyordur. Onlar şaşırmazlar. Böyle bir ilgi beni bozar başımın tacı. Yoksa dükkan senin.

Neyse işte. Bu 2 arkadaş (benim ne kadar payım var bilmem ama şu anda evliler) ertesi gün bana, yaşadıkları bu muhteşem gece için binlerce kez teşekkür ederken bir de hediye verdiler. Paşabahçe'den bir kağıt tutucu.Tabi ki hediyenin küçüğü büyüğü olmaz. Zaten öğrenciyiz. Fakat kağıt tutucu? Kendi boyutuna göre de bayağı büyük bir kutudan çıktı kağıt tutucu. Canım benim. Kısıtlı bir bütçe ile paşabahçe içinde gezip her beğendikleri şeyin etiketine bakarkan hayal ettim de onları. Ama yine de. Kağıt tutucu ne gtk? Kitap alınırdı aynı paraya lam. İçimdeki depresif pollyanna 'Joy FM All Time Romantic Hits' kasedi almadıklarına şükrediyor yine de.

Ya şimdi bu yazıyı okuduklarını hayal edip çok utandım. Eğer biraz ayıbımı örtecekse, kağıt tutucuyu hala saklıyorum.



28 Haziran 2012 Perşembe

Scumbag hayat

Bugün yine akupunktur iğneleri takılı kurbanlık koyun gibi yatarken yan kabinden horlama sesi gelmeye başladı. Adam uyumuş. Bir de üstüne bildiğin horluyor. Leziz. Aslında ışıkları falan kapatınca uyunmayacak ortam da değil hani. İğnelere de alışıyorsun bir süre sonra. Ama benim uyumam namümkün. Çünkü burnum kaşınıyor. Her seferinde. Neden? Çünkü ellerimde iğneler ve kablolar var ve ben elimi kolumu hareket ettiremiyorum. O yüzden de burnum kaşınıyor. Kaşıyamayacağımı bildiği için kaşınıyor. Scumbag burun.

Evde misafir kedi var. Dağdan gelen bağdakini kovar hesabı benim zavallı mukuruk kedimi oda hapsinde tutuyor. 6 aylık bebek büyüklüğünde bir kedi olduğundan bizimki de tırsıyor. Hoş o gölgesinden de korkuyor. Mesela bazen hapşırıyorum, olduğu yerde tavana sıçrıyor hayvan. Halbusi çok yüksek sesle de hapşırmam. Benim böyle hapşırık tutma özelliğim var. Üniversitedeyken zibidinin teki 'kızlar öyle yükses sesle hapşırmaz. Hiç hoş olmuyor' demişti. Ben de bunu yasa bellemişim. Tutuyorum. Kalp krizi geçiricem hapşırık tutmaktan. Scumbag zibidi. Ortaokulda bir arkadaş vardı. Kız bir hapşırırdı tüm sınıf inlerdi. Hıııaaappppşuuuuuuuu diye. Hapşırıkların başlangıcı çok önemli bence. Hap diye başlıyorsa tolere edebiliyorum ama hıııııııaaaa diye başlayanlardan uzak durayım. Çok gürültülü oluyor. Kendi kalp krizi geçirmesin diye bize geçirtiyor yani bilemicem. Scumbag hapşuruk. Ayrıca bu hapşuruk mu hapşırık mı bilemedim. Herkes mutlu olsun. Hepsini kullanmışım.

Kedi diyordum. İşte bu misafir kedi tepemize çıktı bizim. Bi de double the tuvalet double the pleasure. Bok toplamaktan illallah geldi. Ya bi de ben küçük kedi kakasına alıştım. Benim minnak kedimin kakası 4 küçük misket kadardır. Br de böyle parçalı sıçar hayvanım. Yekpare yapamıyor. Bağırsaklarının içinde de öyle parçalı duruyormuş. Neyse bu gelen azmanın kakaları 6 aylık bebegin eliyle yaptığı yumru kadar. O da parçalı yapıyor. Yani kediyi kakasından tanımak mertebesine eriştim ben. Bir de temizlerken başımda durup izlemiyorlar mı illet oluyorum. Ulan sıçmışın bir de temizletiyon bir de suratıma bakıyosun. Keyif alıyosun di mi? Scumbag kedi.

Resimde zayıf görünmüş. Ama kedi bildiğin 6.5 kilo. Ayrıca eve geline kapıya koşıyor köpek gibi. Sorna sev diye yere yatıyor. Daha doğrusu devriliyor. Yerde yatarken aynı bir foka benziyor. Kedi işte ya. Boklu moklu ama seviliyor. Yine bağlayamadım bir yere. Scumbag yazı.

21 Haziran 2012 Perşembe

Akufuckture

Yıllardır olan bir rahatsızlığımı çözme umuduyla yaklaşık 2 aydır akupunktura gidiyorum. Kapısında perde çekili, duvarları tavana kadar uzanmadığı için ses mahremiyetini sağlamayan bir kabinde yarım saat boyunca vücudumun belli yerlerine kanırtılarak takılmış iğnelere elektrik verilirken, sıkıntıdan etrafı dinliyorum. İçeri girerken yüzlerine bakmadığım kadınların seslerini duyuyorum. Sesler değişiyor ama muhabbetler 3 aşağı 5 yukarı aynı kulvarda geziniyor. Kaç kilo fazlanız var, ne kadar verdiniz, kaç kilosunuz ki, aa hiç göstermiyorsunuz, ay bu hafta 300 gram vermişim, yine mi salata yoğurt...

Orda bulunmaların asli sebebi muhabbetin girizgahını oluştururken, daha sonra nerede oturdukları, eşleri çocukları da konuya dahil oluyor. Bugün bir kadın oraya gelmenin bile kendisini iyi hissetirdiğini söyledi. Kuaföre görev gibi giden kadınlardan olmalı diye düşündüm. Evde günlerini dolduramadığı için bir yerlerde bulunma ihtiyacı duyar bu kadınlar. Gittikleri yerde aşırı samimi olurlar herkesle. Kuaför salonunun sahibi gibi davranırlar. İçeri girdikleri anda yüksek sesleri ile ortamı doldururlar. Bol köpüklü Türk kahveleri önlerine gelir. Her çırağa ve özellikle manikürcü kıza uzun uzun hal hatır sorar, kendisine de birşey sorulsun da o da ne kadar meşgul olduğunu anlatsın, çocuklarından şikayet etsin diye yer arar. Biçare bir şekilde kendini önemli hissetme, onsuz evin idare edilemeyeceği dolayısıyla bu dünya üzerindeki yerini hakettiğini ilan etme arzusundadır.

Aynı hissiyatla işe gider gibi akupunktura gelen kadınlar var işte burda da. Geçen hafta kabinde kurbanlık koyun gibi sıramı beklerken, yan kabindeki sigaradan çatallaşmış sesli bir kadının doktorla konuşmasına tanık oldum. 'Seni uludağda gördüm ben' dedi. Hemen de senli benli olmuştu. Doktor, olabilir, dedi. 'Yanında Rus bir kız vardı' dedi. Genç bir kızla yeni evlenmiş olan orta yaşlarındaki doktor, karıştırma oraları şimdi, diye gülerken sesi tedirgin çıktı. Kadın üsteledi 'Ay bir de anası vardı onun. Çok gıcık bir kadındı.' Doktor, haa hatırladım aman eski hikaye o, dedi. 'İyi ki bırakmışın onu' diye takdir etti kadın doktoru. Ya evet, dedi. 'O zamanlar keşke tanışıyor olsaydık da söyleseydim ne gıcık olduğunu sana diye istemiştim. Bak bugüne kısmetmiş' dedi kadın. Doktor rahatsız bir gülüşle cevapladı. Ben suratını görmediğim doktorun rahatsızlığını anlayabiliyordum ancak kadın olağanüstü densizliği ile konuşmayı sürdürmek istiyordu. Yüzünde hala gülücük maskesi takılı doktor densiz kadının kabininden çıkıp hızla benimkinin perdesini açtı. Suratıma bakıp faltaşı gibi açılmış gözlerimi görünce, yaa işte dedikodu falan, derken yüzünden anlayış bekleyen bir ifade akıyordu. Küçücük gülümseyip, başımı hafif yana eğerek sözsüz bir şekilde anladığımı belirttim.

Bugün benim kabinimden çıkan doktor, ilk defa gelen bir amerikalı kadının kabinine girdi. Kadın bir süreliğine İstanbuldaymış ve amerikadaki doktorunun yaptığı akupunkturla kısırlık tedavisine burda devam etmek itiyormuş. Hormonlarından ve yumurta azlığından bahseden kadını sessizce dinlerken neden tüp bebek yapmayı denemediklerini düşündüm. Bu konularda çok bilgim olmadığı için düşünmeyi kısa kestim. Derken doktor bu kadının kabininden çıktı. Kabinlerin olduğu odadan dışarıdaki koridora doğru ilerlerken, ordaki bankta otuduklarını tahmin ettiğim kadınlara 'Yaa gördünüz mü taa amerikalardan yumurta geliştirme tedavisine geliyorlar bana. Sırf zayıflatma yapmıyoruz yani' diye seslendi.  Hasta bilgilerinin gizliliğinin ihlali ve kendini çoktan ispatlamış olması gereken bir doktorun yaşadığı haksız ve gereksiz ego patlamasıyla üstümden bir tiksinti dalgası geçti. Üzerimdeki elektrik kablolarını ve iğneleri söküp gidesim geldi. Kısa bir süre içinde geldiği gibi de gitti. Yatmaya devam ettim. Neyin etiğini bekliyordum ki zaten?




20 Haziran 2012 Çarşamba

Kalemle yazılmayan kelamlar

Buralara uğramıyor bir kelam yazmıyorsam sebebi kayda değer bir şey olmadığındandır. Görgüsüzce ne yediğimi mi yazayım, yoksa ne giydiğimi mi? İkisine de zerre önem vermiyorum. Üstelik bunların teşhirini de dediğim gibi görgüsüz buluyorum. Yalnız ne yediğini önemsemeyen bir insan için hiç de zayıf değilim. Acaba giydiğime önem vermeyişim de bundan mıdır diye sorgulayarak kendimi ters köşeye yatırıyorum tam da şu anda. Kendimle yaptığım boks maçları bitmeden devam ediyor.

Arada 33 yaşıma bastım. Bu dünya üzerinde azımsanmayacak bir 32 sene bırakmış bir insan olarak söyleyebilirim ki yazmak için birikimi olması gerekli insanın. Dolu dolu yaşanmış bir hayattan yazacak çok hikaye çıkar. İlla da otobiyografi olması gerekmiyor. Senin hayatınn kesiştiği her farklı hayat, mekan ve zaman sende hikayelere dönüşecek tohumlar bırakıyor.

Anlayacağın üzere yazmamak için yeni bahanem dünya üzerinde geçirdiğim 32 senenin çoğunlukla boşa geçmiş ve kağıt üzerinde filizlenecek canlı tohumlar bırakmamış olması. Sırf hayal gücü ile olmuyor sanrım bu işler. Hayallerini zorlayıp bir karakter yaratırsın da o karakteri ete kemiğe büründürebilir misin? Olmuyor, içi boş kalıyır. O yüzden sanırım 2-3 çocuk hikayesinden ileri gidemeyişim. Tanrım nasıl kıskanıyorum yazabilenleri.

Son 2 gündür Chelsea Oteli'nde kalıyordum. Bohemliğin dibine vurdum, cizgili kayık yakalı shirtlerimi giyip bir beatnik olup çıktım. Saçlarımı bir makası kaptığım gibi kestim. Remington daktilomda ölmüş şairlerin anısına şiirler yazdım. Sararmış kağıtlarını kazıyıp, duvarları beyaza boyadım. Kocaman camların içeri doldurduğu ışık kaybolmadan siyah beyaz fotoğraflar çektim. Yazı masamın başucundaki sandalyenin kolunu dikkatsiz bir sigara külüyle yaktım. Açılan deliğin üstünde parmağımı gezdirip yanık uçlarını görmeden keşfettim. Jim Morrison'ın mezarının başında şarkı söyledim.

Patti Smith'in Çoluk Çocuk'unu okudum. Yukarıda italik italik kitaba refere ediyordum. Çok acaip hayatlar var bu dünyada. Çok acaip.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...