Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

20 Aralık 2012 Perşembe

211212

Sana kıyametin kopması için binlerce sebep sayabilirim.

Yo hayır insanlık devam etmeli çünkü... dersen ben o beşinci elemente inanmayabilirim.

Sadece insan DNA sına etki eden biyolojik bir silah olsa, kullanılmasını kabul edebilirim.

Hayvanlar bu dünyada biz olmadan daha iyi yaşar dersen altına imzamı atabilirim.


Sadece kötüyü görme hastalığına tutuldum. Sanki her yerde acı var. Aşırı tüketimle uyuşturulmuş bir dünyada yaşıyoruz. Midesi kaldırmayanları antidepresanlarla uyuşturuyoruz. Hepimiz kendi sanal gerçekliklerimizle avunuyor, kendi kurguladıklarımıza inanıyoruz. Gözümüzü kapıyor, kulağımızı tıkıyoruz. Yalan bir dünyada tükeniyoruz.

Bir şeyler değişsin istiyor, değiştirmek için kendi gücümüzü yettiremiyoruz.
Kehanetlere bel bağlıyor, kıyametin gelmesini bekliyoruz.

25 Kasım 2012 Pazar

Korku

Araştırmalar korku beyinden silinebileceğini gösteriyormuş.*
*http://www.sciencedaily.com/releases/2012/09/120920141155.htm#.UKNnstys65g.facebook

Henüz çok ham bir araştırma. Ve anladığım kadar sadece taze korkular için geçerli. Yine de umut verici.

Her zaman, hafıza kaybına uğrayan insanın, korkularından da kurtulacağını düşünmüşümdür. Ve korkunun temelinde öğrenilmiş çaresizliklerin yattığını...

Tamamen kişisel deneyimlerimiz ve onları anlamlandırmamıza bağlı korkular.

Öyle olmasaydı herkes aynı şeyden korkardı.

Evet, var benzer korkularımız. Bazen ise tıpatıp aynı olanlarımız.

Ama çoğunlukla eşsiz ve bize özeldir korkularımız.
Utanıp da kimseyle paylaşamadığımız...
Bir duygudaşlık bulurum umuduyla paylaşırken baktığımız gözlerde en ufak anlayış kırıntısı göremediğimiz...

Şimdi burada en çok gidecek şarkı da budur. Unuttuysanız hatırlayın. Kişisel tarihimizin -bu kalıbı kullanınca kendimi çok önemli hissettim.- bu güzide eseri ile son kez bunalımın dibine vururken, ergen buhranlarından sıyrılmamızın şerefine patlatalım.

Bir kez daha yazının başı ve sonu ayrı telden çalıyor. İkizler burcuyum. Dengesizim.

Murat Çekem & The Mercury - Korku Yakamdan Düşmüyor.



20 Kasım 2012 Salı

Yol

Şu hayatta herkes varlığını geçerli/gerekli kılmaya çalışıyor.
Hele ki bunu başaramaya görsün.
O zaman gelsin depresyonlar, gitsin melankoliler.
Ama o geçerlilikler/gereklilikler herkes için aynı değil ki.
O yüzden ayrılıyor yollar.
O yüzden ayrılıyor arzular.
Herkes başka tramvayda.
Başlangıç noktası aynı.
Varış noktası aynı.
Ama güzergah farklı.

15 Kasım 2012 Perşembe

Mümkünse senin o...

Götünü yerim.
Hepsini istiyorum
Hepsini
Doyamıyorum
Kediler, köpekler, maymunlar, koalalar, pandalar, bukalemunlar, slow lorisler, kargalar...
Açım ulan size; açım ve doyamıyorum.



12 Kasım 2012 Pazartesi

Farklı olmak güzeldir: Lana Wachowski

Bunu her bulduğum platformda paylaşıyorum.

Dün Cloud Atlas'ı - çok beğendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim.-  izledikten sonra bugün bu haberle karşılaşmam ilahi olmasa bile anlamlı bir tesadüf.


Lana Wachowski'nin İnsan Haklı Derneği'nin verdiği Görünürlük Ödülünü aldığında yaptığı konuşması.

Tercümesini 5harfliler'den Çağla Özbek yapmış. Bir de güzel girizgah yazmış.

http://www.5harfliler.com/odalar-ve-merdivenler/



9 Kasım 2012 Cuma

Diyemedim

Buraya yazma arzumu yitirdim. Bir küçücük nedenim vardı, o da yitti.
Zaten yazmak istesem aklıma bir şey düşmüyor ama uyuya kalmadan önce gözlerimin önünde kelimeler zincirleme tamlamalar kuruyor.
Sana çaçaronluk yapan birinin karşısında apışıp da o gittikten sonra aklına söyleyecek binlerce şey gelir ve sinir olursun ya.

Hani içinden ya da sesli

'Diyemedim ya la!'

dersin ya.

İşte öyle bir şey.

İşte öyle bir şey.

28 Ağustos 2012 Salı

Amerikan Güzeli




"It was one of those days, when it's a minute away from snowing, and there's this electricity in the air. You can almost hear it, right? And this bag was just dancing with me, like a little kid begging me to play with it, for fifteen minutes.

That's the day I realized there was this entire life behind things, and this incredibly benevolent force, that wanted me to know there was no reason to be afraid, ever. Video's a poor excuse, I know, but it helps me remember. I need to remember.

Sometimes there is so much... beauty... in the world, I feel like I can't take it, and my heart is just going to cave in."


"Bir dakika sonra kar yağacakmış gibi günler vardır ya? Onlardan biriydi ve hava da bir elektrik vardı. Neredeyse duyabilirdin, anladın mı? Ve bu poşet adeta benimle dansediyordu. Onunla oynamam için yalvaran bir çocuk gibi. Onbeş dakika boyunca.

Herşeyin arkasında katışıksız bir hayat olduğunu fark ettiğim gün o gündü ve bu olağanüstü müşfik güç korkmak için hiçbir sebep olmadığını bilmemi istiyordu. Asla. Video zayıf bir bahane biliyorum, ama hatırlamama yardımcı oluyor. Hatırlamaya ihtiyacım var.

Bazen dünyada o kadar çok...güzellik...oluyor ki kaldıramayacakmışım ve kalbim çökecekmiş gibi hissediyorum."



4 Ağustos 2012 Cumartesi

Ben küçükken

Çok da küçük değildim aslında. Üniversitedeydim sanırım. The Verve diye bir grup çıkmıştı. 'The drugs dont work' diye bir şarkıyla. Ben şarkıyı hep 'the trucks dont work' diye anlıyor ve söylüyordum. Böyle sosyal içerikli şarkıymış bu meğersem. Kamyon şoförleri greve çıkmış da şarkı da onu anlatıyor sanıyordum. Salakmışım ben o zamanlarda da.

27 Temmuz 2012 Cuma

Enfeksiyon

Kedi düştü camdan. Tam 6 kat aşağı düştü. Ağzından burnundan köpüklü kanlar saçıyordu onu çimenlerde yatar halde bulduğumuzda. Acilde serum verdiler, orada daha da stres olmasın diye eve yolladılar. Bütün gece hırıltılı nefes almalarını dinledik. İnip çıkan göğsünü izledik.
Ertesi sabahı zor ettik. Kendi veterinerimize götürdük. Röntgen çekildi, kırık çıkık yok. Kan tahlili yapıldı. Karaciğer enzimlerini okumadı alet. Büyük hasar varmış.
Sonra günlük serum ve kortizonlu ilaç tedavisi başladı. Önce günde 2 defa, sonra bire düştü. İkinci günü ateşi 33.9'a düşmüştü. O zaman öleceğini sandık. Kanını kolundan alamadılar. Tansiyonu yokmuş garibimin. Boynunu kazıdılar oraya batırdılar iğneleri.
Şimdi daha iyi. Karaciğeri düzeldi. Enefeksiyon artmış. Antibiyotik tedavisi devam ediyor. 1 hafta daha veteriner yolları.
Bizimkinin gariban halleri, veterinerdeki yavru kedilerin viyaklamalari, sokaktaki cılızları gördükçe, hepsi birleşip rüyalarıma girmeye başladılar. Sanki hepsini ben kurtarıcakmışım gibi.
Zaten sıcak ve nem rüyaları ağırlaştırıyor. Ama uyku hafif. Gün ışımadan martılar başlıyor bağırmaya. Sonra ramazanla beraber sesi açılan sabah ezanı. Dışarıyı susturmak ne mümkün ki içeriyi susturalım.
Sıkıldım.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Küçük kibritçi kız

İftar saati sokak aralarında dolaş
Daha tam karanlık değildir ama ışıklar açılmış olur evlerde
Ezan okunurken ellerini açıp camdan dua okuyan yaşlı kadınları görürsün
Hava sıcak ya iftar sofraları balkonda kurulmuştur
Ordan burdan tabak çanak sesleri gelir
Konuşma sesleri bir yandan
Küçük telaşlar
Küçük dertler
Hayalet gibi dolaştığın sokaklardan izlediğin o evlerden birinde olmak istersin sonra
Küçük kibritçi kız gibi
Her yaktığın kibritle hayallerini tüketirsin
Ve çok az kibritin kalmıştır


29 Haziran 2012 Cuma

Traji Komedya

Üniversite 3 veya 4'teyim. Tam hatırlayamadım şimdi. Profilo alışveriş merkezinin yemek katında yemek yiyoruz. Oraya neden gittiğimiz konusunda bir fikrim yok. Zira okul maslakta. Nasıl geldik mecidiye köyüne bilmem. İlk gidişimdi herhalde profiloya. Fast food restoranlarının hepsi asma katta. Asma kat da bir sallanıyor. Ben panik atak insanı olarak o sallanmaya kitlenmişim yemekten de bir tat alamamışım zaten. Yakınlarda 14 şubat kutlanacak ülke çapında. Ben standart yalnızım. Sevgililer gününü kutlamayı beraber reddeceğim 1 kişi yine yok hayatımda. Masalara küçük kırmızı kalpli kağıtlar bırakılmış. Yaklaşan bu önemli günün şerefine sevgilinize bir şeyler karalayın, biz de birinciyi seçelim bir hediyeler verelim falan fişman yazıyor kağıtlarda.

Biz de geyiğine hadi yazalım bir şeyler dedik. Ben insanın kadın ve erkek tek vücut halinde yaratılması, sonra fazla böbürlenince Zeus'un çakar çakmaz çakan şimşeği ile vücudun kadın ve erkek olarak ortadan ikiye ayrılıp dünyanın dört bir yanına saçılması ve o günden beri de herkesin diğer yarısını aradığı bilindik mitolojik hikaye ile harmanlanmış bir yazı yazdım olmayan sevgilime. İçimden böyle romantik bir canavarın ilişki durumu: müzmin bekar'ken çıkmış olmasına şükredip, yazımı diğer arkadaşların saçma sapan yazıları ile beraber bir kutuya attık ve unuttuk.

Ne kadar geçti bilmiyorum. Bir gün kadı köyünde burger kralının tuvaletinde ıkınırken telefonum çalmaya başladı. Numarayı da bilmiyorum ama açıverdim boş bulunup. Evet hem de tuvaletteyken. Profilo avm'den arıyorlarmış efendim. Sevgilime yazdığım o muhteşem yazı ile birinci olmuş ve sevgililer gününde Profilo'daki bir lüks restoranda romantik bir yemeğe hak kazanmışım. Şahane haber değil mi? Hayatımda ilk defa bir şey kazanıyordum. O da buydu sayın seyirciler. Trajikomedidinin yine trajedisini ben, komedisini ise bu durumu yukarıdan izleyenler yaşıyordu.

Telefonda sevgilimin çok şanslı bir insan olduğu vesaire konusunda o kadar çok konuştular ki ben yalanımı bozamadım. Gelgelelim romantik bir akşam yemeğine gidecek kimsem de yoktu. Ben de o aralar yeni sevgili olmuş olan sevdiğim bir çifte gitmelerini salık verdim. Kız benim adımı kullanabilirdi. Kimlik kontrol edecek değillerdi ya.

Nitekim etmemişlerdi de. Kızı ellerinde bir demet çiçekle karşılamışlar. Erkek arkadaşına 'Çok şanslısınız, P. Hanım sizi çok seviyor' diyerek benim yazımın çerveletilmiş halini hediye etmişler ve sonra şık bir restoranda kemancılar eşliğinde romantik bir yemek yemişler. Kemancı başımın tacı yaa. Ben hayatımda böyle bir şey yaşamadım. Hiç romantik olmadığım için yaşamasam da sorun değil. Başımda kemancılar varken onlara mı sevgiline mi bakacağını şaşırırsın. Ama tüm masalar size bakıyordur. Onlar şaşırmazlar. Böyle bir ilgi beni bozar başımın tacı. Yoksa dükkan senin.

Neyse işte. Bu 2 arkadaş (benim ne kadar payım var bilmem ama şu anda evliler) ertesi gün bana, yaşadıkları bu muhteşem gece için binlerce kez teşekkür ederken bir de hediye verdiler. Paşabahçe'den bir kağıt tutucu.Tabi ki hediyenin küçüğü büyüğü olmaz. Zaten öğrenciyiz. Fakat kağıt tutucu? Kendi boyutuna göre de bayağı büyük bir kutudan çıktı kağıt tutucu. Canım benim. Kısıtlı bir bütçe ile paşabahçe içinde gezip her beğendikleri şeyin etiketine bakarkan hayal ettim de onları. Ama yine de. Kağıt tutucu ne gtk? Kitap alınırdı aynı paraya lam. İçimdeki depresif pollyanna 'Joy FM All Time Romantic Hits' kasedi almadıklarına şükrediyor yine de.

Ya şimdi bu yazıyı okuduklarını hayal edip çok utandım. Eğer biraz ayıbımı örtecekse, kağıt tutucuyu hala saklıyorum.



28 Haziran 2012 Perşembe

Scumbag hayat

Bugün yine akupunktur iğneleri takılı kurbanlık koyun gibi yatarken yan kabinden horlama sesi gelmeye başladı. Adam uyumuş. Bir de üstüne bildiğin horluyor. Leziz. Aslında ışıkları falan kapatınca uyunmayacak ortam da değil hani. İğnelere de alışıyorsun bir süre sonra. Ama benim uyumam namümkün. Çünkü burnum kaşınıyor. Her seferinde. Neden? Çünkü ellerimde iğneler ve kablolar var ve ben elimi kolumu hareket ettiremiyorum. O yüzden de burnum kaşınıyor. Kaşıyamayacağımı bildiği için kaşınıyor. Scumbag burun.

Evde misafir kedi var. Dağdan gelen bağdakini kovar hesabı benim zavallı mukuruk kedimi oda hapsinde tutuyor. 6 aylık bebek büyüklüğünde bir kedi olduğundan bizimki de tırsıyor. Hoş o gölgesinden de korkuyor. Mesela bazen hapşırıyorum, olduğu yerde tavana sıçrıyor hayvan. Halbusi çok yüksek sesle de hapşırmam. Benim böyle hapşırık tutma özelliğim var. Üniversitedeyken zibidinin teki 'kızlar öyle yükses sesle hapşırmaz. Hiç hoş olmuyor' demişti. Ben de bunu yasa bellemişim. Tutuyorum. Kalp krizi geçiricem hapşırık tutmaktan. Scumbag zibidi. Ortaokulda bir arkadaş vardı. Kız bir hapşırırdı tüm sınıf inlerdi. Hıııaaappppşuuuuuuuu diye. Hapşırıkların başlangıcı çok önemli bence. Hap diye başlıyorsa tolere edebiliyorum ama hıııııııaaaa diye başlayanlardan uzak durayım. Çok gürültülü oluyor. Kendi kalp krizi geçirmesin diye bize geçirtiyor yani bilemicem. Scumbag hapşuruk. Ayrıca bu hapşuruk mu hapşırık mı bilemedim. Herkes mutlu olsun. Hepsini kullanmışım.

Kedi diyordum. İşte bu misafir kedi tepemize çıktı bizim. Bi de double the tuvalet double the pleasure. Bok toplamaktan illallah geldi. Ya bi de ben küçük kedi kakasına alıştım. Benim minnak kedimin kakası 4 küçük misket kadardır. Br de böyle parçalı sıçar hayvanım. Yekpare yapamıyor. Bağırsaklarının içinde de öyle parçalı duruyormuş. Neyse bu gelen azmanın kakaları 6 aylık bebegin eliyle yaptığı yumru kadar. O da parçalı yapıyor. Yani kediyi kakasından tanımak mertebesine eriştim ben. Bir de temizlerken başımda durup izlemiyorlar mı illet oluyorum. Ulan sıçmışın bir de temizletiyon bir de suratıma bakıyosun. Keyif alıyosun di mi? Scumbag kedi.

Resimde zayıf görünmüş. Ama kedi bildiğin 6.5 kilo. Ayrıca eve geline kapıya koşıyor köpek gibi. Sorna sev diye yere yatıyor. Daha doğrusu devriliyor. Yerde yatarken aynı bir foka benziyor. Kedi işte ya. Boklu moklu ama seviliyor. Yine bağlayamadım bir yere. Scumbag yazı.

21 Haziran 2012 Perşembe

Akufuckture

Yıllardır olan bir rahatsızlığımı çözme umuduyla yaklaşık 2 aydır akupunktura gidiyorum. Kapısında perde çekili, duvarları tavana kadar uzanmadığı için ses mahremiyetini sağlamayan bir kabinde yarım saat boyunca vücudumun belli yerlerine kanırtılarak takılmış iğnelere elektrik verilirken, sıkıntıdan etrafı dinliyorum. İçeri girerken yüzlerine bakmadığım kadınların seslerini duyuyorum. Sesler değişiyor ama muhabbetler 3 aşağı 5 yukarı aynı kulvarda geziniyor. Kaç kilo fazlanız var, ne kadar verdiniz, kaç kilosunuz ki, aa hiç göstermiyorsunuz, ay bu hafta 300 gram vermişim, yine mi salata yoğurt...

Orda bulunmaların asli sebebi muhabbetin girizgahını oluştururken, daha sonra nerede oturdukları, eşleri çocukları da konuya dahil oluyor. Bugün bir kadın oraya gelmenin bile kendisini iyi hissetirdiğini söyledi. Kuaföre görev gibi giden kadınlardan olmalı diye düşündüm. Evde günlerini dolduramadığı için bir yerlerde bulunma ihtiyacı duyar bu kadınlar. Gittikleri yerde aşırı samimi olurlar herkesle. Kuaför salonunun sahibi gibi davranırlar. İçeri girdikleri anda yüksek sesleri ile ortamı doldururlar. Bol köpüklü Türk kahveleri önlerine gelir. Her çırağa ve özellikle manikürcü kıza uzun uzun hal hatır sorar, kendisine de birşey sorulsun da o da ne kadar meşgul olduğunu anlatsın, çocuklarından şikayet etsin diye yer arar. Biçare bir şekilde kendini önemli hissetme, onsuz evin idare edilemeyeceği dolayısıyla bu dünya üzerindeki yerini hakettiğini ilan etme arzusundadır.

Aynı hissiyatla işe gider gibi akupunktura gelen kadınlar var işte burda da. Geçen hafta kabinde kurbanlık koyun gibi sıramı beklerken, yan kabindeki sigaradan çatallaşmış sesli bir kadının doktorla konuşmasına tanık oldum. 'Seni uludağda gördüm ben' dedi. Hemen de senli benli olmuştu. Doktor, olabilir, dedi. 'Yanında Rus bir kız vardı' dedi. Genç bir kızla yeni evlenmiş olan orta yaşlarındaki doktor, karıştırma oraları şimdi, diye gülerken sesi tedirgin çıktı. Kadın üsteledi 'Ay bir de anası vardı onun. Çok gıcık bir kadındı.' Doktor, haa hatırladım aman eski hikaye o, dedi. 'İyi ki bırakmışın onu' diye takdir etti kadın doktoru. Ya evet, dedi. 'O zamanlar keşke tanışıyor olsaydık da söyleseydim ne gıcık olduğunu sana diye istemiştim. Bak bugüne kısmetmiş' dedi kadın. Doktor rahatsız bir gülüşle cevapladı. Ben suratını görmediğim doktorun rahatsızlığını anlayabiliyordum ancak kadın olağanüstü densizliği ile konuşmayı sürdürmek istiyordu. Yüzünde hala gülücük maskesi takılı doktor densiz kadının kabininden çıkıp hızla benimkinin perdesini açtı. Suratıma bakıp faltaşı gibi açılmış gözlerimi görünce, yaa işte dedikodu falan, derken yüzünden anlayış bekleyen bir ifade akıyordu. Küçücük gülümseyip, başımı hafif yana eğerek sözsüz bir şekilde anladığımı belirttim.

Bugün benim kabinimden çıkan doktor, ilk defa gelen bir amerikalı kadının kabinine girdi. Kadın bir süreliğine İstanbuldaymış ve amerikadaki doktorunun yaptığı akupunkturla kısırlık tedavisine burda devam etmek itiyormuş. Hormonlarından ve yumurta azlığından bahseden kadını sessizce dinlerken neden tüp bebek yapmayı denemediklerini düşündüm. Bu konularda çok bilgim olmadığı için düşünmeyi kısa kestim. Derken doktor bu kadının kabininden çıktı. Kabinlerin olduğu odadan dışarıdaki koridora doğru ilerlerken, ordaki bankta otuduklarını tahmin ettiğim kadınlara 'Yaa gördünüz mü taa amerikalardan yumurta geliştirme tedavisine geliyorlar bana. Sırf zayıflatma yapmıyoruz yani' diye seslendi.  Hasta bilgilerinin gizliliğinin ihlali ve kendini çoktan ispatlamış olması gereken bir doktorun yaşadığı haksız ve gereksiz ego patlamasıyla üstümden bir tiksinti dalgası geçti. Üzerimdeki elektrik kablolarını ve iğneleri söküp gidesim geldi. Kısa bir süre içinde geldiği gibi de gitti. Yatmaya devam ettim. Neyin etiğini bekliyordum ki zaten?




20 Haziran 2012 Çarşamba

Kalemle yazılmayan kelamlar

Buralara uğramıyor bir kelam yazmıyorsam sebebi kayda değer bir şey olmadığındandır. Görgüsüzce ne yediğimi mi yazayım, yoksa ne giydiğimi mi? İkisine de zerre önem vermiyorum. Üstelik bunların teşhirini de dediğim gibi görgüsüz buluyorum. Yalnız ne yediğini önemsemeyen bir insan için hiç de zayıf değilim. Acaba giydiğime önem vermeyişim de bundan mıdır diye sorgulayarak kendimi ters köşeye yatırıyorum tam da şu anda. Kendimle yaptığım boks maçları bitmeden devam ediyor.

Arada 33 yaşıma bastım. Bu dünya üzerinde azımsanmayacak bir 32 sene bırakmış bir insan olarak söyleyebilirim ki yazmak için birikimi olması gerekli insanın. Dolu dolu yaşanmış bir hayattan yazacak çok hikaye çıkar. İlla da otobiyografi olması gerekmiyor. Senin hayatınn kesiştiği her farklı hayat, mekan ve zaman sende hikayelere dönüşecek tohumlar bırakıyor.

Anlayacağın üzere yazmamak için yeni bahanem dünya üzerinde geçirdiğim 32 senenin çoğunlukla boşa geçmiş ve kağıt üzerinde filizlenecek canlı tohumlar bırakmamış olması. Sırf hayal gücü ile olmuyor sanrım bu işler. Hayallerini zorlayıp bir karakter yaratırsın da o karakteri ete kemiğe büründürebilir misin? Olmuyor, içi boş kalıyır. O yüzden sanırım 2-3 çocuk hikayesinden ileri gidemeyişim. Tanrım nasıl kıskanıyorum yazabilenleri.

Son 2 gündür Chelsea Oteli'nde kalıyordum. Bohemliğin dibine vurdum, cizgili kayık yakalı shirtlerimi giyip bir beatnik olup çıktım. Saçlarımı bir makası kaptığım gibi kestim. Remington daktilomda ölmüş şairlerin anısına şiirler yazdım. Sararmış kağıtlarını kazıyıp, duvarları beyaza boyadım. Kocaman camların içeri doldurduğu ışık kaybolmadan siyah beyaz fotoğraflar çektim. Yazı masamın başucundaki sandalyenin kolunu dikkatsiz bir sigara külüyle yaktım. Açılan deliğin üstünde parmağımı gezdirip yanık uçlarını görmeden keşfettim. Jim Morrison'ın mezarının başında şarkı söyledim.

Patti Smith'in Çoluk Çocuk'unu okudum. Yukarıda italik italik kitaba refere ediyordum. Çok acaip hayatlar var bu dünyada. Çok acaip.

31 Mayıs 2012 Perşembe

Hissetmek Yasaktır

Bu hayatta güzel şeyler de var aslında.

Yeni kesilen çimen kokusu gibi.
Açık pencereden içeri giren saka cıvıldaması gibi.
Sıcak havada suratını yalayıp geçen rüzgar gibi.

Ama bu hislerin hepsini kürtaj yaptırdık biz burda. Belki de haklıdır devletlum. Zira yanlışlıkla olan çocuklar dışında kimse bilip isteyerek çocuk getirmek istemeyecek dünyaya bu ülkede. İstenmeyen çocuklar da kürtajla alınırsa mazallah ucuz işgücü mü kalır ülkede? Suriyeye'ye gönderecek asker mi kalır?

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Senin Kedi Canını

                      
                                                              Tyler Durden'ın kedisi


http://i1112.photobucket.com/albums/k497/animalsbeingdicks/abd-198.gif

25 Mayıs 2012 Cuma

Maamun

Saatlerce izleyebilirim. Hareketin her tekrarında sanki ilk defa görüyor gibi gülebilirim. İmkanım olsa bunu masaüstü arkaplanım yapabilirim. Aşık değilim, olabilirim. Olabilirim. Olabiliriiim.

http://newkidssonmycock.tumblr.com/post/17165585525/me

21 Mayıs 2012 Pazartesi

My Town - Your Woman

Cumartesi akşamı anadolu yakasından avrupa yakasına geçerken trafikte can kurtaranımız Radyo Eksen oldu. 90'lardan çalmaya başladılar. Guns n Roses, Cranberries, Bon Jovi. Şarkılara keyifle eşlik ederken o zamanlarda müziğe ulaşmanın zorluğu ve belki de bu nedenle şarkıların daha güzel ve daha zor tüketilebilir olduğunu konuştuk.

Şimdiye kıyasla sahiden çok zordu iyi müzik bulmak ve edinmek. Bir arkadaşım walkmaninde sürekli başa sarmakla uğraşmamak için bir kasetine aynı şarkıyı ardarda 16 kere çekmişti. Tardor anlattığına göre tv yanına dayadığı kasetçalar'a Ömer Karacan'ın TRT'deki programından şarkıları iptidai yollarla çekmeye çalışırmış. Ben ise çok sevdiğim Kent Fm'in hem şarkılarını hem programlarını kasete çekerdim. Bazen çok sevdiğim bir şarkı çaldığında kasetçalar içindeki hazır bekleyen kaset için kayıt tuşuna basar sonra da şarkının ortasına kadar konuşan DJ'e küfürler ederdim.

İnternetle tanışma arifesinde ama bir mp3 indirmek için dial up modemle 1 saat beklediğimiz dönemlerden bir şarkıyı hatırlatmak istedim ben bugün. Grup White Town. Hint asıllı bir İngiliz olan Mishra tarafından kurulan White Town malesef bir one-hit wonder olarak biliniyor. O hit de 1997 yılında UK Singles Chart'ta 1 numaraya bileğinin hakkı ile yükselen Your Woman şarkısı.



White Town - Your Woman

Just tell me what you've got to say to me,
I've been waiting for so long to hear the truth,
It comes as no surprise at all you see,
So cut the crap and tell me that we're through.

Now I know your heart, I know your mind,
You don't even know you're beening unkind,
So much for all your high brow Marxist ways,
Just use me up and then you walk away.
Boy, you can't play me that way.

Well I guess what you say is true,
I could never be the right kind of girl for you,
I could never be your woman.

When I saw my best friend yesterday,
She said she never liked you from the start,
Well me, I wish that I could claim the same,
But you always knew you held my heart.

You're such a charming, handsome man,
Now I think I finally understand,
Is it in your genes?, I don't know,
But I'll soon find out, that's for sure,
Why did you play me this way?

Well I guess what you say is true -
I could never be the right kind of girl for you!

Well I guess what they say is true,
I could never spend my life with a man like you.

11 Mayıs 2012 Cuma

'Eş'siz ayakkabılar

Otoyol kenarlarından topladığım sahipsiz ayakkabı tekleri ile bir enstalasyon yapsam adını da cin bir kelime oyunuyla 'Eş'siz ayakkabılar koysam, büyük sanatçı diye alkışlarlar mı beni acaba? Bir de alt metin hazırlasam.
Her bir tekin sahibi farklı. Her bir tekin hikayesi farklı. Eşleri olmayan ayakkabılar.Eş'siz ayakkabılar.
Nasıl olsa sanat halk için değil, sanat sanat içindir. Biraz da kişisel tatmin için.


10 Mayıs 2012 Perşembe

No Exit

Demek istediğim tam da buydu. Kendimi içinde bulunduğum hapisten kurtarmak istediğimde bir şekilde daha da sağlam kapana kısılıyorum.

http://animalsbeingdicks.com/page/50

5 Mayıs 2012 Cumartesi