Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Kutup ışıklarının altında oynayan kırmızı koyun

Eski işime geri dönüyorum. Bir tavuk fabrikasında analist olarak çalışıyordum önceden. Önümde milyonlarca beyaz yumurta var. Civciv olacakken soğuk beyaz duvarların içinde kutulanarak gözden yitiyorlar. Tavuklar yemek yemedikleri zaman gıdaklıyorlar. Tavanlar yüksek. Daha önce orda nasıl çalıştığıma hayret ediyorum. Hiç hoşlanmıyorum. Çok yanlış geliyor. Yumurta ve tavuk yiyor olsam bile bir de gidip onların fabrikalarda kesilmesinin bir parçası olamayacağıma karar veriyorum. Birinin evine gidiyoruz sonra. Çok tanıdık değil. Arkadaş hiç değil. Kendimi rahat hissetmiyorum. Millet takılırken ben arka odada uyuyayım, kendimi uykunun güvenli kollarına bırakayım istiyorum. Kucağımda kırmızı yün kazak desenli bir koyun var ya da kıvırcık yünden kırmızı bir kazak. Ayırt edemiyorum. Belki her ikisi de kucağımda olmuştur bir süre. Tavanda bir pencere var. Gecenin karanlığında kutup ışıkları beliriyor. Sarı ve yeşil renkteler. Sonra takımyıldızlar var yanlarında isimleri ile beraber. Bilgisayardan bakar gibiyim ama değil. Meğersem gökyüzünde yıldızların yanında isimleri de yazıyormuş işte. Orion, sirius, M45. Hepsini okumaya çalışıyorum ama çok başarılı olamıyorum. Uzak oldukları için göremiyorum iyi. Sonra uyanıyorum.


21 Aralık 2011 Çarşamba

Korku

Korkunun öğrenildiğini düşünüyorum. Kafanda, hafızanda yer ediyor korku. Belirli düşünce kalıplarının içine sıkışıyor ve açığa çıkmak için mantık dizgilerinde kendine yer arıyor. Bir başını çıkarttı mı, ilişkilendirildiği yer-olay-kavram yeni yuvası haline geliyor. Sonra her seferinde kendine yeni kapılar buluyor ve beyninin kıvrımlarını uzun ince bir su yılanı gibi dolaşıyor. Kapalı kapılar varsa zorluyor, hayalgücüne sızıyor senaryolar ürettiriyor ve illa ki günışığına çıkıyor.

Bu bağlamda korkuyu yok etmenin en güçlü yönteminin hafıza kaybı olduğunu düşünüyorum. Çünkü beyin içinde megabitlerce saklı anı korku yılanının huzur içinde uyuduğu yer. O çalılıkları tutuşturup kül edersen yılanı da yok edersin. Anıların yok olursa korku kendini nerede yaratacağını bilemez. Senaryolar yarattıramaz, kendini olduğundan daha haşmetli gösteremez. Anılar olmadan zayıflar ve yok olur. Ancak geri gelmeyeceğini garanti edemem. Farklı kılıklara bürünür. Kendine yeni isimler takar. Bu sefer karanlıktan değil de mesela yükseklikten korkmaya başlayabilirsin. O kendine beslenecek birşey bulur. Küllerinden yeniden doğabilir.

O zaman daha zor olan yolu seçmek zorundasın. Kendini ikna edeceksin ve tüm benliğinle kabul edip bu bilgiye teslim olacaksın.  

Bu dünya senin evin. Herkes senin bir parçan. Seviliyor ve destekleniyorsun. Birliktesin ama bağımsızsın. Güçlüsün ve kendi ayaklarının üzerinde durabiliyorsun. Her şey olur. Olan o anda olması gerekendir. Zaman nehrinin içindeki akışa bırakıyorsun kendini. Çırpınmıyor, süzülüyorsun. Her baktığın yerde kendini görüyor, her kendini gördüğünde sevgiyi hissediyorsun. Diğerleri senden farklı değil. Sen o'sun. O da sen. Nefes alıp verdikçe doğayla bütünleşiyorsun. Sen doğasın. Doğa da sen. Kalbin doğayla aynı ritimde attıkça sevgin büyüyor. Vücudundan taşıyorsun. Her yeri dolduruyorsun. Sen evrensin, evren de sen. Çok büyüksün. Tüm yaratma gücü senin elinde. Hayatı yıldızları ve her şeyi sevgiyle kuşatıyorsun. Artık sen Tanrı'sın, Tanrı da sen.
http://www.thewallpapers.us/r-dunya-754-evren-8977.htm



17 Aralık 2011 Cumartesi

14 Aralık 2011 Çarşamba

Tree of Life

Ortalama bir hissiyat beslenemeyen bir film 'Tree of Life'. Ya seviyor ya nefret ediyorsun. Duyduğum yorumlardan bu izlenime kapıldım. Hiçbir şey beklemeden bırakıp izleyince güzel aslında. Tek sevemediğim şey Brad Pitt'in canlandırdığı baba karakteri oldu.

Filmin bence en güzel yeri, belki çoğu insanın da sinema salonunu terk etmesine sebep olan henüz başlarda izlediğimiz evrenin yaradılış öyküsü idi. Bir filmi film yapan hikayesi olduğu kadar müziğiymiş de. Buna emin oldum izlerken. Zbigniew Priesner'in bestelediği Lacrimosa ile açılışı yapılan kozmik ve doğa olayları sekansı öyle güzel harmanlandı ki eğer böyle bir şey mümkünse büyülendim.

Lacrimosa'yı aslen 'Requiem for a friend' filminin soundtracki için yapan Zbigniew Priesner, 'Tree of Life'ın yönetmeni Terrene Malick'in ricasi üzerine tekrar düzenlemiş. Daha önce Kieslowski'nin Üç Renk üçlemesi'nin ve Veronique'in ikili yaşamının müziklerini de yapan Priesner'e ben de bir ağıt yakmak istiyorum. Bu ağıtı beraber zılgıt çekeceğim kardeşlerimle daha da güçlendireceğimi umut ederek Lacrimosa'dan bir parça bal çalayım ağzınıza dedim. O bir parça bal ile büyülenenleri boş bir odada toplayıp 'la la la la laaaa lacrimosaaaaa' diye dövünürken bir video çekip yollasam diyorum. Güzel olabilir. Bunu bir detaylı düşüneyim ben.



13 Aralık 2011 Salı

Gözümü açtım. Gördüğüme inanmadım.

Okuldayım. Merdivenlerden yukarı çıkıyorum. İlk dersin zili çalmış. Herkes sınıfa yetişmeye çalışıyor. Ben de kalabalıkla beraber hareket ediyorum. Bir gariplik var henüz çözemediğim. Başımı yere eğiyorum. Bir de ne göreyim? Ayağımda ayakkabı yok, ev terliklerim var. Kırmızı ceyo önden tek bantlı terliklerin önünden fırlamış çıplak ayak parmaklarıma utanç içinde bakıyorum. Okula nasıl böyle geldiğim hakkında bir fikrim olmadığı için bunu insanlara nasıl açıklayacağımı da bilemiyorum. O anda yer yarılsın da içine gireyim istiyorum. Yer yarılmıyor ama göz kapaklarım aralanıyor. Uyanıyorum. 'Çok şükür rüyaymış.' diyorum.

11 Aralık 2011 Pazar

Yasak Elma

Aynı dönemlerden bir Mustafa Sandal'ın alıp başını yürümesi, bırak o zamanları şimdi için bile oldukça farklı bir müzik yapan Yasak Elma'nın ise sadece bir Süper FM cingılı olarak bilinmesi benim, facebookda paylaştığı resimler yeterince like almadığı için intihar eden genç kızı anlamama neden oluyor. Belki de o genç kız çevresindeki insanların anayamayacağı kadar iyi şeyler paylaşıyordu ve insanların bu ilgisiz halini görünce umudunu kaybettiği için intihar etmişti. Kim bilir belki de her şeyi yanlış anlamıştım ve aslında hırsından çatlamış olan bu kız Nihat Doğan'ın ruh eşiydi ve kendinden biz diye bahsediyordu.

Gayet alakalı ve bir o kadar alakasız olarak burdan Nezih Ünen'e saygılı bir selam çakarım. Ne güzel müzik adamımızdın sen Nezih Ünen.



10 Aralık 2011 Cumartesi

Meğersem

Birden farkediyorum. Kocaman bir göbeğim var. Çok ağırlaşmış hissediyorum kendimi. Hareket ederken zorlanıyorum. Ciğerlerimin altından gelen basınç da nefes alışımı hiç kolaylaştırmıyor. 9 aylık hamileyim. Nasıl o zamana kadar farketmediğimi anlayamıyorum. Ne doktora gittim ne bir hazırlık yaptım. Bebek sağlıklı mıdır acaba? Amniyosentez (bildiğim tek test ismi, beynimize kazamış allahsızlar) falan hiçbirşey yapılmadı. Allahım çok korkuyorum. Sanırım doğum çok yakın. Bunca zamanı nasıl böyle geçirdim. İnanamıyorum kendime. Bir doğum fotoğrafçısı bile ayarlamadım. Her zaman olduğu gibi bir şeyler hep eksik. Bari bir saçıma fön çektireyim de düzgün görüneyim. Doğumdan sonra illa ki birileri fotoğraf çeker. Yeter ki şu merdivenlerden yuvarlanmadan inebileyim. Derken uyanıyorum. 'Çok şükür rüyaymış.' diyorum.

9 Aralık 2011 Cuma

Umut fakirin ekmeği

Tıpkı evdeki wireless sinyalinin adını "Bayanlara sifre verilir. Erdem apt. D:20" yapan arkadaşta olduğu gibi. Bir umut işte. Belki şifre almak isteyen bir kadın olur. Apartmana gelir. Kapıyı çalar. Belki güzel de bir kadındır. Belki olaylar gelişir. Küçük de olsa bir umut işte.

2 Aralık 2011 Cuma

Ev oturması

Ev hanımlığımı itina ile sürdürürken bugün kıçını kırıp özel bir şirketten emekli olmayı başarabilmiş bir hanım arakdaşıma ev ziyaretine gideceğim. Aradaki yaş farkımız onun emekli olma başarısını haklı çıkarır mı yoksa ben mi tembelim bilemiyorum. Fekat bana fırında içli köfte yapacakmış. Ne güzel şey emeklilik. Yani şimdi SSK'dan emekli olsan ya da Emekli Sandığı mı hangisi oluyor ben karıştırıyorum bunları. Ya zaten daha bunları çözememişken benim emekli olmamı beklemek hayal gibi değil mi? Her neyse sadece devlete bağlı bu tip bir organdan emekli oluyor olsan 3 ayda bir alacağın 3 kuruşla gelen misafire fırında içli köfte yapamazsın muhtemelen. Ama özel şirketlerin bu şirket emekliliği falan oluyor ya. Bombastik. Ya toplu alıyorsun para, ya da bunlar sana her ay sağlam maaşlar ödüyorlar. Üstüne bir de devletten ssk mı emekli sandığı mı ne o parayı aldın mı kebap.
İşte hayat bazılarına çok güzel.
Ben çalışırken düşünmüştüm. Şimdi bunu üstüne bir 30+ sene daha çalışsam ben de emekli olabilirim. Hani herkes bir siteden işe giriş tarihini falan girip emekli olacağı tarihi hesaplıyor ya ben işte o hesaplamayı yaparken göğsümde br sancı oldu. Emekli olacağım günkü kalp krizinin ön habercisi gibi. Paralara ve paket eklentisi sahil kentinde çiftik evinde özgür emekliliğe kavuşamadan ölüyormuşum ben meğersem. İşimi seviyor olsam bir derece de sevilmeyen iş de çekilmiyor.
Şimdi bu gideceğim arkadaş 20 sende emekli oldu. Türkiye'de hayata erken gelmenin faydalarından biri. Kimle konuşsan eskiden iş hayatının bu kadar zor olmadığını söylüyor. Mesai yok. Her yaz en az 3 hafta tatile çıkılıyor falan. Sonra 70'ler ve retro mobilyalarını da çok seviyorum. Ama tabi tüm bu güzelliklerin üstüne 80'leri de yaşamak gerekecekti. Ay bilmiyorum. Hayat şimdi çok mu güzel. Darbeyi asker yapmıyor da başkaları yapıyor. Yine basına sansür. Yine herkes hapiste. Yargı bağımsız değil. Filtreler var her yerde. Neyi okuyacağına başkası karar veriyor.
Fekat ben bu konularda yorum yapacak son insanım. Gündem ve tarih ile ilgili cehaletim bir yana, apolitikliğim diğer yana. Böyle bir terazi içinde gidiyorum. Sanırım bir Türk vatandaşı olarka benden beklenen de tam olarak bu.
Bugün ben gider köftemi yerim. Çayımı içerim. Dedikodumu yaparım. Şöyle sıcak birkaç saat yaşarım. Hayat bugün de bana güzel olsun madem.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...