Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

31 Temmuz 2011 Pazar

Dexter 6. sezon

2 Ekim'i heyecanla bekliyorum. Aslında hayır beklemiyorum. Zaman kendiliğinden akıyor ve ben birşekilde karşıma çıkmadıkça hatırlamıyorum. Ama karşıma çıkınca “A ne güzel Dexter'ı izleyeceğiz” diye seviniyorum. Canım Dexter gülüm Dexter. Üstelik bu sezon Kaptanların kaptanı Adama da dizide yer alacak. 6. sezon fragmanını da Marilyn Manson'ın yorumladığı “Personal Jesus” ile süslemişler. Pek şahane olmuş.
Ne diyordum. Heyecanla bekliyorum.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Senin Kedi Canını

Ele bak yarebbim yaaaa.. O karizma nedir? Peki ya o asalet? John Trovolta mısın, cumartesi gecesi ateşi misin nesin sen kedi canını yedigimin kedisi?

29 Temmuz 2011 Cuma

Açık Deniz

Haybeye konuşuyorum ben aslında. Dediklerim bir yere ulaşmıyor. Niyetim de o değildi aslında başlarken  ama yine de garibime gidiyor.
Şişe içinde denize atılan notlar gibi tüm bunlar. Çok açık bir deniz burası. Hiçbir karaya vurmuyor şişeler. Yakınlardan da bir gemi geçmiyor.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Aman ters gitmeyelim

Geçen aylardan birince ünlü bir dondurmacıda, morarmış gözlü bir garsonun getirdiği çayı içmeden kısa bir tereddüt anı yaşadım. Aklıma direkt fight club geldi. Üstüne Ajan Tuppence ile başka bir pastane de otururken, masamızla ilgilenen garsonla pek ters gitmememiz gerektiği konusunda hemfikir kaldık. Ne de olsa mutfakta neler olduğunu asla bilemeyiz ve sidikli çay içmeyi de hiç istemeyiz.


27 Temmuz 2011 Çarşamba

Klima ağrılarına çözüm

İnsanlar ikiye ayrılır. Klima sevenler ve sevmeyenler.

Tüm çevresel sorunlarını bırakıp, kendi adıma konuşursam, klimanın yapay havasını çok sevmediğim için öncelikli tercihim değildir. Mesela havaların ilk ısındığı zamanlarda daha çok arabanın camından esen rüzgarla serinlemeyi tercih ederim. Ama temmuzun şu kavurucu sıcaklarında, arabada klima çalışmazsa nefes dahi alamıyorum.

Ev ortamında ise tüm camları açıp cereyan yaratma suretiyle hayatta kalmaya çalışıyorum. Tembel hayvandan hallice hareket ediyorum ve bol bol soguk su iciyorum. Bunlar da eriyip koltuğa yapışmama engel oluyor sanırım. Ama ne yaparsam yapayım klimayı açmak aklıma gelmiyor. Salonda ve yatak odasında klima var. 2 senedir yaşadığımız evin yatak odasındaki klimanın bantlarını daha gecen haftaki temizlikte söktürdüm. Onun orda olduğunun farkında bile değilim. Her sabah yatağa yapışmış halde uyanıyorum ve klimayı hatırlıyorum. Gece yatarken gene unutuyorum. Bir de üstelik, üstümü örtmeden uyuyamama sorunsalım var. Eskiden belden aşağım tamamen örtülü olmalıydı. Şimdi sırf kalça bölgesi de olsa bir örtünme zorunluluğu hissediyorum. Bu ihtiyacı neden duyduğumu hiç anlayamadım. Bir edep haya duygusu mudur, bir korunma ihtiyacı mıdır, ya da sadece eski bir alışkanlık mıdır bilmem.

Daldan girip budaktan çıkan klima mevzu geçen gün manikür yaptırdığım salonda çalışan kızdan takıldı aklıma. Çalışırken tam sırtına klima vurduğu için rahatsız olup klimayı kapatan kız bana mızmızlanmaya başladı. Sonra bu klimadan kaynaklı sırt tutulmalarına en iyi çözümün benim şişe çekmek diye bildiğim kendisinin bardak çekmek diye iddia ettiği kocakarı tekniği olduğunu iddia etti. Sanırım her ikisi de kullanılıyor. Her neyse kızcağız en son bardak çektirdiğinde, eliyle bardağın 3/4'nü işaret edip, “buraya kadar çıktı etim inanır mısın? Demek ki o kadar dokunmuş klima” dedi. Bu konuya çok hakim olmamakla beraber, rahatsız olan kısmın bardağın içinde yükselmesi bana süper saçma geldi. “O çıkan sırt yağların olmasın sakın?” diyemedim tabi. Kate Moss'a bardak çeksek öyle bir yükselme olur mu allasen?

Neyse, sonra bana çalışıp çalışmadığımı sordu. Çalışmıyorum diyince, “haa çalışsaydınız size de tavsiye edecektim. sırt ağrılarına falan iyi geliyor çünkü” dedi. Burdan anladığım üzere, çalışmadığım için sırt ağrısı bile çekmeye hakkım yok a.q.

Dikkat, popolu resim.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Yapmacık

Kuaför berber salonlarında çalışanların müşteri yanında birbirlerine “Hanım / Bey” diye hitap etmelerini bir tek ben mi yapmacık buluyorum? Sokak arası mahalle kuaföründen kurumsal banka çağrı merkezi inceliği bekleyen mi var ki?

22 Temmuz 2011 Cuma

Crazy Cat Ladies All Around the World

Bu video da tüm kedi delisi kadınlara gelsin...
Ağlama kuzuciğim, hepimiz aynı hisleri paylaşıyoruz. Sadece senin kadar komik değiliz.



21 Temmuz 2011 Perşembe

Bizim niye diner'ımız yok

Amerikan dizi ve filmlerinde mahallenin/kasabanın uğrak yeri diner konseptinin hastasıyım. Böyle bir samimiyet hiçbir yerde yok. Sanki evin misafir odası gibi. Sabah kahvesinden öğle yemeğine, akşam yemeğinden gece içkisine kadar değişik seçenekler. Bazen danslar, bazen canlı müzikle rutini kırıp, çoğunlukla iş/okul çıkışı arkadaşlarla bir araya gelme, ya da yeni arkadaşlıklara yelken açma halleri. Eve yakın olması da cabası. Zaten yollar geniş oralarda. Trafik de yok. Amerikalı gençlerin kendilerini kurtarıp büyük şehirlere kaçmak istedikleri kasabalarda ben yaşamak istiyorum.

Ah Amerikan dizileri, bizi siz mahvettiniz. İzledikçe hep burda olmayan şeyler istettirdiniz.

19 Temmuz 2011 Salı

Daha Daha Naber

En iyi niyetle sorulan “ee sen neler yapıyorsun?” sorusu, şu aralar benim sinirlerimi tepeme çıkarmaya yetiyor. Bu konuda çok hassaslaştım. Tamamen benimle ilgili olduğunu bilmem hislerimi değiştirmeme yaramıyor. Çok hisliyim be bilog...

14 Temmuz 2011 Perşembe

The Butterfly Circus - Kelebek Sirki

Nick Vujicic, Sırp asıllı, Avustralya doğumlu ve yaşama olan bağlılığı ve sevgisi ile sizi utandıran bir adam. Doğuştan kolları ve bacakları olmayan Nick şu anda vaiz ve motivasyon konuşmacısı olarak çalışıyor. Daha önce yaşamı nasıl da sevdiğini söylediği aşağıdaki videoyu izlemiştim.



Sonra şans eseri 20 dakikalık bir kısa filmde karşıma çıktı Nick Vujicic. Joshua and Rebekah Weigel çiftinin ortak yapımı olan ödüllü filmde Will karakteri ile ilham vermeye devam ediyor. Filmi şu anda kadar 10 milyon kişi izlemiş ve şu anda uzun versiyonu da çekilmekte. Resmi sitesinden izleme imkanınız var Tavsiye ederim.




12 Temmuz 2011 Salı

The Waterboys - Red Army Blues

1983 İskoçya çıkışlı grup, solist Mike Scott tarafından kurulmuştur. Şarkı sözlerinin çoğunu Mike Scott yazmıştır. Mike Scott'ın kişisel ilgili alanları olan ezoterizm ve paganizm şarkılarında yer bulmaktadır. 1993-2000 yılları arasında Mike Scott solo çalışmıştır ama grup ile aralarındaki organik bağ hiç kopmamıştır. 2000 yılında tekrar biraraya gelen grup 3 albüm çıkarmış ve konser turnelerine devam etmiştir.

Grubun Diskografisi


The Waterboys:
1983 - The Waterboys
1984 - A Pagan Place
1985 - This Is the Sea
1988 - Fisherman's Blues
1990 - Room to Roam
1993 - Dream Harder
Mike Scott:
1995 - Bring 'em All In
1997 - Still Burning
The Waterboys:
2000 - A Rock in the Weary Land
2003 - Universal Hall
2007 - Book of Lightning

1984 tarihli 'A Pagan Place' albümünde yer alan 'Red Army Blues' isimli şarkı İkinci Dünya Savaşı'na katılan genç bir Sovyet askerinin yaşadıklarını kendi ağzından anlatmaktadır. Şarkının sözlerinde savaşın anlamsızlığına ve vatanseverlik adı altında gencecik çocukların nasıl ölüme gönderildiğine çarpıcı bir şekilde dikkat çekilmiştir.




Şarkı Sözleri


when i left my home and my family
my mother said to me
'son it's not how many germans you kill that counts
it's how many people you set free'


so i packed my bags
brushed my cap
walked out into the world
seventeen years old
never kissed a girl


took the train to voronezh
that was far as it would go
changed my sacks for a uniform
bit my lip against the snow
i prayed for mother russia
in the summer of 43
and as we drove the germans back
i really believed
that god was listening to me


we howled into berlin
tore the smoking buildings down
raised the red flag high
burnt the reichstag brown
i saw my fist american
and he looked a lot like me
he had the same kind of farmer's face
said he come from some place
called hazard, tennessee


then the was was over
my discharge papers came
me and twenty hundred others
went to stettiner for the train
kiev! said the commissar
from there your own way home
but i never got to kiev
we never came by home
the train when north to the taiga
we were stripped and marched in file
up the great siberian road
for miles and miles and miles and miles
dressed in stripes and tatters
in a gulag left to die
all because comrade stalin was scared that
we'd become too westernized!


used to love my country
used to be so young
used to believe that life was
the best song ever sung
i would have died for my country 
in 1945
but now only one thing remains
but now only one thing remains
but now only one thing remains
but now only one thing remains
the brute will to survive

10 Temmuz 2011 Pazar

Hayat çok tuhaf, vapurlar falan

Mahallemize bir park yapıldı. İçinde küçük bir suni gölet. Göletin ortasında bir kaç masaya yetecek kadar bir ada. Bir küçük basket sahası. Ama gece ışıklandırılanlardan. Basket sahasının sağ tarafında yanında belediyenin şu 'halkımız hareket etsin, göbek bağlamasın' temalı, demir döküm kondisyon aletleri. Diğer tarafında olmazsa olmaz çocuk parkı. Çocukların tepesinden aşağıya kova ile kum boca ettiği bir kaydırak. Yetişkinlerin illa ki koca totolarını sığdırmaya çalıştıkları salıncaklar. Küçükken çok sevdiğim, yukarı aşağı her hareketinde içimi bir hoş eden tahtıravelli. Çocuk parkının etrafında anneler badilerini rahat izlesin diye banklar. Suni göletin etrafında ve yüksek ağaçların altında yaşlılar gazetelerini açık havada okusun, birbiriyle hoşbeş etsin diye yine banklar.
Yeni bir yer açıldığında insanlar nasıl anlaşıp orda toplanıyorlar, bana hala çok garip geliyor. Böyle bir keşif arzusu, 'aman da belediyemiz bize park yapmış hemen gidip tadını çıkaralım' ihtiyacı. Sonra bir bakıyorsun dün açılan park bugün dolmuş taşıyor. Bu görüntüler hep aklıma eskiden oynadığım strateji oyunlarını hatırlatıyor. Ceasar vardı. Rome vardı. Sen bir bina yaparsın, hop diye merdivenlerde insanlar birikir 'melabaaa, biz geldik hayırlı olsuna' der gibi. İşte böyle bir hissiyat benimki. Sırf parktaki insanlara bakarak, ne kadar da küçük olduğumuzu hissediyorum. Çok çok büyük bir düzen var arka planda. Hiç farkında değiliz. O kadar miniğiz ki, gözlerimiz o büyüklüğü ne görebiliyor ne de algılayabiliyor.
En iyisi bunları hiç düşünmeden parka gidip gazete okumak

8 Temmuz 2011 Cuma

dark water

Sanki hep beraber köprüden atlayacakken 
herkes bir anda vazgeçmiş 
ve ben tek başıma 
karanlık sulara dalmışım gibi. 


6 Temmuz 2011 Çarşamba

Mazzy Star - Fade into You

1989 ABD-Santa Monica çıkışlı bir grup Mazzy Star. Güneşli şehir California'dan böyle şarkılar duymaya alışık değiliz. Ancak şarkı sözlerinin neredeyse hepsini yazmış olan solist Hope Sandaval'ın utangaç ve çekingen tavrının şarkılara da sindiğini görüyoruz.

1993 çıkışlı 'So Tonight that I might see' albümünden 'Fade into You' şarkısı Mazzy Star'a büyük başarı getirmişti.

Grubun Diskografisi


1990 - She Hangs Brightly
1993 - So Tonight That I Might See
1996 - Among My Swan



Şarkı Sözleri


I want to hold the hand inside you
I want to take a breath that's true
I look to you and I see nothing
I look to you to see the truth
You live your life
You go in shadows
You'll come apart and you'll go black
Some kind of night into your darkness
Colors your eyes with what's not there.


Fade into you
Strange you never knew
Fade into you
I think its strange you never knew


A stranger's light comes on slowly
A stranger's heart without a home
You put your hands into your head
And then it's smiles cover your heart


Fade into you
Strange you never knew
Fade into you


I think its strange you never knew
I think its strange you never knew

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Erikli

Spontane hareketlerin insanı oldum ben. Bir sabah kalktık 'Hadi Erikli'ye gidelim dedik', 3 saat sonra Çınarcıkta pidemizi yemiş Erikli'de manzara seyrine geçmiştik.
Bu resimler de o günden arta kalanlar.

Dipsiz Göl
Dipsiz Gölün Edepsiz Kurbağası
Bişi Çiçeği ama Ne 
Yolda böyle köprüler falan
Kollarını açmış ağaçlar 
Şelaleye giden merdivenler
Büyük Şelale
Küçük Şelalenin tepesinden bakarken


3 Temmuz 2011 Pazar

Paige Bradley ve Heykelleri

California, ABD doğumlu sanatçı ve heykeltraş. Floransa Sanat Akademisi ve Pensilvenya Güzel Sanatlar Akademisinde okudu.

Sanatçının kendi ağzından ;  Eserlerimdeki gerilim ve açığa çıkanlara dikkat ettiğimde, bir çok duygumuzun varoluşsal bir kozaya hapsedildiğini hissediyorum. Benim heykellerim, insan ırkını, bağlantı ararken ancak yabancılaşma bulan, münferit birey olarak göstermektedir. Doğduğumuz andan itibaren, dünya bizi içine sığabileceğimiz kaplar içine koymaya eğilimlidir: Sosyal güvenlik numarası, cinsiyet, ırk, meslek, I.Q. Düşünüyorum da, biz içinde bulunduğumuz kap ile mi yoksa asıl içimizde olan ile mi tanımlanıyoruz? Eğer bedenlerimizin dışına yayılabilseydik kendimizi tanıyabilir miydik? Esas olarak bir kabın içinde olmasaydık, hala var olabilir miydik?

Sanatçının resmi internet sitesi: http://paigebradley.com/







1 Temmuz 2011 Cuma

Dans

Böyle hareketler yapıp bir de dünyanın en kolay şeyini yapıyor gibi görünmek? Bir an benim de bacaklarım yerçekimsiz ortamda gibi havalanacak oldu ama bir kasık ağrısı ile kendime geldim. Yalnız ne yaparsam yapayım, modern dans gösterileri izlerken kendimi çiftleşme dansı yapan dev kuşları izliyor gibi hissetmekten alamıyorum.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...