Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

29 Mayıs 2011 Pazar

The Band of Horses - Factory

2004 Seattle çıkışlı bir grup Band of Horses. Nedense Amerika kıtasındaki iyi müzik hep Seattle şehrinden çıkıyor. Duman'ın bile Seattle bağları mevcuttur mesela. Ama konumuz şimdi Atlar. Grup sadece Horses olarak da biliniyor. Grubun kurucusu aynı zamanda şarkıları seslendiren Ben Bridwell.

Grubun Diskografisi

2006 - Everything All the Time
2007 - Cease to Begin
2010 - Infinite Arms

Benimse dinleyip dinleyip kendi hayalimde klip çektiğim şarkısı 2010 çıkışlı 'Infinite Arms' albümünden 'Factory'. Şarkının sözleri, melodisi ve Ben Bridwell'in o kaygan yumuşak sesiyle yorumlayışı, farketmeden şarkıyı tekrara almamı sağlıyor.

Videosu beni çok tatmin etmese de grup üyelerinin samimiyeti yüzümü güldürüyor.
Ve sayın dinleyenler. Band of Horses'dan geliyor; Factory...

27 Mayıs 2011 Cuma

Bir başka Kıbrıs

Evliliğimizin 2. yıldönümünü biricik sevgilimin yaptığı bir sürpriz ile Kıbrıs'ta kutladık. Havaalanına varana kadar nereye gideceğimizi bile bilmiyordum. Plan program düşkünü bir insan olarak bu şartlar altında feci rahatsızlık duymam gerekirdi. Ama Tardoruma o kadar güveniyorum ki kendimi ona gözüm kapalı emanet edebiliyorum. Bu çok güvenli bir his. Ve çok sakinleştirici.

Daha önce Kıbrıs'a 2 kere gitmiştim. Sanırım 10 sene öncesiydi. O zaman kaldığımız otel casinosu içinde, denize az biraz kıyısı olan ama kayalardan dolayı daha çok havuzundan nemalandığım sıradan Kıbrıs konsept oteliydi. Sabah kendine gel kahvaltını et, bi havuza gir açıl. Öğlen güneşinden kaçmak için casino'ya sığın. Akşam üstü tekrar havuz ve yemekten sonra yine casino. Gelsin jetonlar gitsin paralar.

Kıbrıs bu değil arkadaşlar. Kıbrıs'ın turizmini canlandırmak için casinolara ihtiyaç duymaması lazım. Doğal güzellikleri yanında tarihi kalıntıları ve muhteşem mutfağı ile kendinizi Türkiye'den çok çok uzakta hissediyorsunuz. Çünkü o tatlı lehçeleri ile Kıbrıslı türkler Türkçe konuşsalar bile, Kıbrıs'ın düzeni Türkiye'den o kadar farklı ki sanki ne bileyim bir Sicilya'dasınız o da olmadı İngilterenin bir sahil kasabadasınız ya da hiçbiri değil İngiliz düzeninin hakim olduğu bir İtalya adasındasınız gibi değişik algılara kapılıyorsunuz.

Kıbrıs'ta trafik soldan akıyor ve arabalarda direksiyon sağda.  Alışmak biraz zaman alsa da çok da zor değil. Çok basit bir kural var. 'Her zaman solda kal ve sağdan gelene yol ver.' Bunu araba kiraladığımız adam salık vermiş Tardor'a. Zaten sürekli solda olup olmadığına dikkat kesildiğin için arabayı da çok dikkatli kullanıyorsun. Hem trafik buraya göre çok sakin. Arabalar birbirine yol veriyor. Bir arabaya yol verdiğinizde arkasındaki hemen kaynak yapayım diye atlamıyor sizin geçmenizi bekliyor. Girne'de polis ve trafik ışığı çok az gördük. Lefkoşa başkent olmanın ve bir içşehir olmanın da getirdiği resmiyetle daha çok polis ışık ve trafiğe sahip.

Girne'de gördüğümüz çoğu taksi Mercedesti. Bunlardan bazıları da limuzin taksiydi. Benzin çok ucuz. 95 oktan 2.60 TL civarında. Türkiye ile devasa fiyat  farkının sebebinin bu konuda bir kaynak bulamamakla beraber ÖTV (Özel türketim vergisi) olduğunu düşünüyorum. Sonuçta rafineri çıkış fiyatı aynı. Biz türkiyede rafineri çıkış fiyatının üstüne ÖTV hepsinin üstüne KDV ödüyoruz. Yani verginin de vergisini veriyoruz. Bu içler acısı konuya kapılmayayım. Diyeceğim odur ki Kıbrıs'ı gezmek isterseniz araba kiralamak çok mantıklı. Sağdaki direksiyona da bir şekilde alışıyorsunuz.

Biz havaalanından kiralık arabamızı teslim aldıktan sonra hiç Lefkoşa'ya girmeden direk Girne yolunu tuttuk. Saman balyaları ile kaplı tarlalar tablo gibi göründüü gözümüze. Yol boyunca çok ağaç görememiştik ta ki dağların deniz tarafına dönene kadar. İç kesimleri sarı boz olan dağlar denize baktıkları eteklerinde yeşilliklerle bezenmişti. Girne'ye girmeden Beşparmak dağlarının tepesinde St Hilarion Kalesini gördük ve bir gayret tırmanıp gezdik. Kalenin tarihi M.S. 10 yüzyıllara dayanıyor. Arap saldırılarına karşı savunma ve uyarma amacıyla yapılan üç kaleden birisi (diğerleri Kantara ve Buffavento) Walt Disney'in Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler çizgi filmini yaratırken St. Hilarion kalesinden esinlendiğini öğrendik.

St.Hilarion Kalesi
St.Hilarion'dan manzara
Girne çok güzel bir şehir. Bizim kaldığımız Bellapais (Venedikliler tarafından Bella Pais 'Güzel ülke' diye adlandırılan köye Türkçe Beylerbeyi denilmiş) köyü ise bir harika. Girne'nin tepesinde kurulmuş deniz manzaralı, yüksek ağaçların olduğu, daracık tek arabanın geçebileceği sokaklar içinde sağlı sollu eski mimari usül evlerin sıralandığı huzurlu bir köy.

Ağacın renge gel

Bir evin dış cephesindeki sürpriz pencere





















Denize nazır Bellapais manastırının bulunduğu köyde bizi en çok mutlu eden ilk gece yemeğimizi yediğimiz Huzur Ağacı Restoran oldu. (huzur ağacının resmini çekmediğimize hala inanamıyorum) Kıbrıs'a özel şahane mezeler ve yine Kıbrıs'ın geleneksel şeftali kebabına bir küçük Yeşil Efe ile eşlik ederken keyfimize diyecek yoktu. Restoran'a adını veren ağacın altında yemeğimizi yerken bir zamanlar Kıbrıs'ta yaşayan Lawrence Durrel'in 'Kıbrıs'ın acı limonları' isimli kitabını bu ağacın altında yazdığını öğrendik. Ağacın ingilizce ismi 'The Tree of Idleness'. Türkçeye çevirisi ise aslen huzura değil tembellik, aylaklık, atıllık gibi kelimelere denk geliyor. Tam da altında oturup tüm dünyanın tasasını unutup güzelce bir demlenme ağacı. Zaten tüm bu kelimelerin ortak paydası hücrelerinize işleyen bir huzur değilse nedir?

Mezelerden bahsetmeden olmaz. Kereviz sapı turşusu. Daha yazarken ağzımın suyu akmaya başladı. Patates salatası. Kısır. Cacığın kıvamlısı birşey. Humus. Tahin. Süzme yoğurt. Kıbrıs'ın leziz Hellim peyniri hem de ızgarada. O da yetmedi Nor peyniri. İlk defa yedik. Çok güzeldi. Kırma yeşil zeytin benim gibi bir müvadimi fazlasıyla memnun etti.  Şeftali kebabının içinde şeftali falan yok. Ama 3 yaşında bir çocuğun yumruğu büyüklüğündeki köfteleri tadınca ya lokum dersiniz ya da şeftali. Ben ismi çok yerinde buldum.  Kıymanın etrafına sarılı kuzu zarı kızarınca şeftali rengini aldıığı için bu isim verilmiş. Her türlü uygun. Nar kebabı da olsa adı gene yerim bir daha yerim.

Kıbrıs Mezeleri
İkinci günümüzde sıcak havadan istifade edip deniz sezonunu açalım istedik. Haritada sahil şeridinde gördğümüz kaplumbağa işaretlerini takip ederek yola çıktık. Bellapais'den sahil şeridine inerken birsürü büyük ve lüks müstakil evler gördük. Bunlarda büyük ihtimal İngilizler'in oturduğuna kanaat getirdik. Daha sonra bir Kıbrıs Türkü ile yaptığımız konuşmadan öğrendiğimiz kadar, Kıbrıs Türk kesimi yaşlı İngilizler arasında hem sakinliği hem de ucuzluğu ile çok popülerken, Güney kesime ise genç İngilizler gitmekte ve çılgın gece hayatı ve partilerin tadını çıkarmakta imiş. Zaten Girnede bütün ilanlar tabelalar afişler ingilizce. Muhasebeciler bile Londra onaylı olduklarını belirtmiş. Sömürgenin izleri çok belirgin. Bunlar yüreğimizi burkan detaylar oldu. Pound üzerinden emeklilik ikramiyelerini alıp, ingilterenin soğuğundan üşümüş kemiklerini Kıbrısın güneşinde ısıtıyor, muhteşem evlerinde dinlenip, alışık oldukları düzende soldan akan trafikte, sağdan direksiyonlu lüks arabalarında gezerek ömürlerini tamamlıyorlar. Benim canım kıbrıs türklerim ise bu çakma lord ve lady lerin yemeklerini hazır ediyor. Bence kölelik devam ediyor. Şartlar değişmiş olsa da. 

Yol boyunca karşımıza çıkan güzel kareleri resimlemek için durduk. Sık sık karşılaştığımız bu yapraksız ama mor çiçekli ağaç çok ilgimizi çekti. Ayrıca burda güvercinler kahverengi beyaz. Bizim güvercinler bunların yanında fareye benziyor yemin ederim.
Her ne ağacıysa bu, bayıldık
Araya bir tane kara güvercin karışmış gene
İstikametimize vardığımızda gözlerimize inanamadık. Muhteşem bir deniz. İncecik sarı kumlar. Tek tük insan. Burası Turtle Beach - Kaplumbağa Plajı. Kaplumbağaların yumurtladığı bir bölge olduğu için koruma altında. Deniz, kıştan çıkan ayaklarıma önce soğuk gelmekle berabe alışmakta zorlanmadım. Ben ki bozcaada denize girmiş insanım burdan mı korkucam. Zaten deniz gel gir diyor. Ayaklarına masaj yapacağım yumuşacık kumlarımla diyor. Tek bir taş yoktu. O kadar güzeldi ki. Doyamadım.

Turtle Beach işte burası
Tardor ben güneşten mayışmış peştemalimin altında gözlerimi kapadığımı zannedip aslında salyalar akıtarak uyurken bir yengeçle tebelleş olmuş. Resimlerine bilgisayarda baktığımızda façalı olduğunu farkettik. Ön kol ve kıskacını kaptırmış zavallım.

 Aşağıdaki resimde görülen çıkıntılar Loch Ness canavarı değil. Dişisi, erkeğini sırtında taşıyan bir kaplumbağa çifti. Saatlerce aynı yerde yüzdüler. Ne kadar uğraşsak da kamera ile çok detay yakalayamadık. Ancak sağlam objektife sahip bir takım insanlar denizdeki küçük adaya çıkıp ordan vahşi yaşam belgeselciliğine soyundular.

Çifteleşen Kaplumlar

Kaplumbağa plajı çok güzel olmakla beraber şemsiyesiz kavrulduğumuz ve açlıktan yamulduğumuz için orayı terkedip tekrar kendimizi yola vurduk. Sahilden ilerlerken amacımız serin deniz kenarı bir lokanta bulmaktı. O da olmadı tepelik bir yerde ağaçlar arasında bir lokanta. Yeter ki sıcak olmasındı. Tardor arabayı solda tuttuğundan emin olurken ben de pür dikkat etrafta karşımıza çıkabilecek nadir restoranların izini sürüyordum. 2-3 boş atıştan sonra Tatlısu Belediyesi Zambak Tatil Köyü uzaktan hoş gözükünce bir U dönüşü ile yakından görmeye gittik. Girişte Ahşap bungalovlar. Deniz kenarında bir restoran. Görüntü güzel ama belediye ne alakadır? Şimdi ben buraya plaj elbisemle girebilir miyim ayrıca ben şu anda buz gibi bir bira aşeriyorum, belediyenin yerinde bira yoktur ki. Bok yoktur çok afedersin. Burası Türkiye değil ki. Tardor kontrol için restorana girdi. Aynen çıkıp asayiş berkemal işareti verince ben de onun yanına gittim. Tanrım burada bile ingilizler vardı. Heryeri keşfetmişlerdi. O kadar açtık ki milliyetçilik ile uğraşacak halimiz yoktu, o yüzden menüde gördüğümüz herşeyi ısmarlamaya başladık. Ben ekstra patates kızartması istediğimde garson zaten balığın yanında var diyip beni engelledi o kadar yani. Ve sevgili dostlar. Bize bir sofra düzdüler. Amanın. Amanın. Mezgit balığının tadı yumurtalı ekmek gibi. Miss misss. Yanında altın sarısı patatesler parmak parmak kızartılmış. Yengeç köfteleri birer lokum parçası. Deniz lokumu bunlar hiç abartı değil. Kalamarlar güzelce unlanmış ve kızartılmış. Tek eksiği tarator sosu. Ama portakal büyüklüğünde sulu limonlarla nasıl da güzel tatlandılar. Biz ana yemek sipariş edince yanına bedava  gelen koca bir kase salata. Ve yemeye doyamadığımız Kıbrıs mezeleri. Kısır, patates salatası, bunların nesi Kıbrıs'a özel demeyin. Bunlar bana daha farklı geldi. Tahin. Humus. Ben ki humus sevmem çok ağır bulurum, buna ekmeğimi bana bana yedim. Pancar turşusu. Ve yediğim en güzel kırma yeşil zeytin. Kaynağını bulsam gemiyle getirttiricem Türkiyeye. Öyle güzeller. Soğuk biralarımız ile baştan bir yemek altlığı yapıp öyle bi yumulduk ki yemeklere ertesi sabaha kadar kalkmadan yemek yiyebilirdik. Ben böyle keyifli bir yemek yemedim hiç. Deniz masmavi karşımızda.  Hava sıcak ama bunalmıyoruz çünkü püfür püfür meltem esiyor yüzümüze. Serçeler attığım ekmekleri kapma derdinde. Ve ağzıma attığım her bir lokma daha dilime değdiği anda sindirilmeye ve endorfin salgılatmaya başlıyor. Tabi tüm bu yediklerimize 2 kişi sadece 48 TL verdiğimizi düşününce endorfin katlanarak çoğalıyor.


Bu yemekle zirve yaptığımızı sanırken akşam otelimizde yine Kıbrıs yöresel yemeklerinden olan Kleftiko ve Stefado ile artık sınırlarımızı zorlayıp akşam odamızda ters dönmüş balık gibi uyuyakalıyoruz.

Üçüncü ve son günümüzde kısa bir Casino turu yaptık. Tabi ki para basmadığımız için aynı casino içinde makine turuydu bu. İkimizde kazandığımız yerde bırakamadığımız için eksi bakiye ile casinodan ayrıldık. Ama casionun otoparkında dünya gözüyle bir Hummer Limo, bir de Porsche Chayenne Limo gördük. Kim getiriyor bu arabaları Akdenizin ortasında bir adaya anlamam ki.

Hazır havaalanı yolunda olduğu için Lefkoşa'yı da görelim dedik. Girne ile alakası yok. Çok kaba bir benzetme ile Girne Fethiye Marmaris iken, Lefkoşa daha çok denizsiz bir İstanbul ve Ankara olabilir.  Bakanlıklar, merkezde cafeler bistrolar, birsürü markalı butik. Ve sıcak sanki daha çok yakıyor. Buraya özel mimaride kullanılan sarı taş çok güzeldi. Daha çok eski evlerde görülmekle beraber bazı yeni evlerde de gelenek takip edilmişti.

Plansız programsız, spontane ve kısa bir Kıbrıs tatiline çok şey sığdırdık. Ben çok mutlu oldum bu geziden. Alınan kilolar itina ile verilecek o ayrı. Ama olsun her bir dakikasına değdi. Tekrar teşekkürler canım sevgilim. Seni çok seviyorum. 

Nota gibi dizilen Kırlangıçlardan Müzik Yapmak



19 Mayıs 2011 Perşembe

Resmen Aylaklar Sınıfına Katıldım

16 Mayıs 2011 itibariyle resmen işsiz bir insanım. İşsizve özgürüm. İhbar süresini evde geçirirken bir dakika bile özgür kalamamışım meğerse. Aklımda hep belkiler varmış. Şimdi ise geri dönüş yok. Bitti. İşten çıkışımı yaptıktan sonra dönerken arabada ağlayacağımı düşünmüştüm. Ama ağlamadım. Bilakis kalbimde konuşlanmış bir örümcek yuvasını da toparlayıp gitmiş gibiydi. Bir rahatlık vardı üzerimde beklemediğim. Böyle devam etmesini dilerim. Rahat ve huzurlu. Sonra da önümüzdeki maçlara bakarız. Önce güzelce dinlenelim. Kafa boşken dinlenmek daha kolay. Güzel fikirler gelsin. Uygulansın. Birşeyler olsun işte.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Antalya Gezisi

Anda olup keyif aldığımı hissettiğim bir antalya kaçamağı yaptım. Gökçe parantezinde yanımda biberli ve bizi evinde ağırlayan doktor dante. Yağmur yağdı. Evde tıkıldık kaldık. Ama bundan çok keyif aldık. Hamaratlık yaptık, enfes masalar hazırladık.  Çıralıyı gezdik, Hayriye'nin yerinde gözleme yedik. Olimposu gördük mayıs ayında. Ve Ulupınarda muhteşem bir yemekle sefanın dibine vurduk.

Denizi antalyada ilk defa turkuaz rengi gördüm.


Olimposta güneş öyle bir süzülüyordu ki bulutların arasından, bir an Zeus da o aradan parmağını uzatıp omzumdan dürtüverecek sandım.


Gökçe'nin kedisi bizi evde hiç yalnız bırakmadı. Sabahları erkenden kah top peşinde koşturup kah ayaklarımı ısırıp sonra da 'ben yapmadım ki' der gibi cool bir tavırla makinalara poz verdi.



Çok teşekkür ederim kızlar. İyi ki varsınız. 

10 Mayıs 2011 Salı

Resimlerle Eskişehir


Haftasonu yaptığımız Eskişehir ziyaretinden geriye bu resimler kaldı. Çok çalışkan ve insanlarına değer veren bir belediyenin şehrine kattıkları görünüyor bu resimlerde. Trenle gidip, gezmek görmek lazım. Çok keyifli. Bir de sırasına aldırmadan inatla bekleyip Papağan'da çig börek yenmeli.

Porsuk Çayı
Porsuk Çayı 
Anadolu Üniversitesindeki Japon Bahçesi
Anadolu Üniversitesindeki Japon Bahçesi
Anadolu Üniversitesindeki Japon Bahçesi
Anadolu Üniversitesindeki Japon Bahçesi
 
Şelale Tepe'den Eskişehir Manzarası
Eski Lojmanlardan bir detay. İngilizcesi 'So Seventies'

Şelale Tepe'den Eskişehir panaroması. Renkler birazcık canladırılmış olabilir.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Bebek Parkı Anneleri

Birkaç kelimeyi değiştir, kadınların ellerine yün değil birer i-phone ver. 1946'da yazılan bir hikaye tam 65 sen sonra 2011 yılında ne kadar da aynı şeyleri anlatıyor. Kürk Mantolu Madonna'da kendimi bulmuştum. Bahtiyar Köpek'te ise Bebek Parkı annelerini.

Oturduğum semtin sokakları geniş ve asfalt. Her biri bir fakir çocuğun liseyi bitirinceye kadar okumasına yetecek masraflarla yetiştirilen bodur çamlar, caddeye gölge vermese bile güzellik veriyor. Sabahları yaya kaldırımında şık giyinmiş genç anneler, renk renk çocuk arabalarında al yanaklı, gürbüz, iyi beslenmekten yüzlerine bön bir rajatlık ifadesi gelmiş çocukları gezdirirler. Çeşitli oyuncaklarını ipekli örtülerinin üstüne seren, bir eliyle çıngırağını sallarken çtekiyle uzun bir düdüğü ağzına götüren bebeklerin yanında, buklelş saçlarını savura savura annelerine birşeyler anlatan biraz daha büyücek çocuklar yürür. Ara sıra genç annelerin birkaçı yanyana gelir, tatlı tatlı konuşur ve çocuklara bakalak olma işini, dört beş adım gerilerinden gelen temiz kıyafetli beslemeye bırakırlar. Yolun kenarındaki küçük parkın kum bahçesinde mini miniler kovaları, kürekleri ile saraylar, nehirler halk eder sonra bir yumrukta yıkarlar. Bir kenardaki kanepede beyaz başlıklı bir mürebbiye yabancı bir dilde bir kitap okur. Başörtülü bir hanım, ağlayan torununu avutur, başka bir kanepede üç dört şirin anne yün örüp ahbap çekiştirir. Her şey aydınlık, her şey rahattır. Yalnız hepsinin yüzünde garip bir can sıkıntısı ifadesi vardır. Elle tutulamayacak kadar ince, asla yırtılamayacak kadar sağlam bir ağ halinde onları saran bu can sıkıntısı, biraz dikkat edince, kahkahalarda boş bir çınlama, gözlerde soğuk bir alakasızlık halinde kendini gösterir. Söyleyen de dinleyen de o anda başka bir şey düşünüyor gibidir, halbuki hiçbir şey düşünmezler. Ama bundan şikayetçi değildirler; hatta canları sıkıldığının bile farkında değildirler. Boş da olsa gülerler ve hallerinden memnun olmasalar da hayatlarında bir değişiklik istemezler.

Bahtiyar Köpek 
Sabahattin Ali

1 Mayıs 2011 Pazar

Polonezköy

Nefes almaya bayıldığım bir yer burası. Yaşadığımı hissettiren. Tüm olumsuz duyguların üzerinden Cif'li bezle geçen, mikropları öldüren bir yer. Seviyorum seni Polonezköy.


Bir de şansına burnunu sevdiren bir inek çıkıp da, o kocaman gözleriyle sana güzel güzel bakarsa, değmeyin keyfime...


Gökçecim, seni de buraya getireceğim kuşum. Fotoğraf çekmenin tadını çıkarabilirsin burda. Makro yaparsın, yeşil filtrelerinle oynarsın. Karşıdaki bayıra focus yaparsın. Çiçek var böcek var. İnek var at var. Bi de ben varım işte ^_^

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...