Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

27 Şubat 2011 Pazar

Beyaz

Adı Beyaz. En fazla 2 yaşlarında bir dişi. Barınakta yaşarken akciğer rahatsızlığı geçirdiği için bir yardımsever tarafından getirildiği veteriner kliniğinde tedavi görmeye başladı. Artık tamamen iyileşti sayılır. Ancak iyi bakılacağı bir yuvaya ihtiyacı var. Çok sıcakkanlı. Temiz. Yumuşacık tüyleri var. Biri ilgilensin hemen yamacına koşuyor. Atalay Veteriner Kliniği'nden (kazasker/kadıköy) detaylı bilgi alınabilir.
Telefon: (216) 372 0262





26 Şubat 2011 Cumartesi

Kedili Post - İşte Miyu


Kedimiz tahminen 11 Kasım 2010 doğumlu. Daha minicikken, soğuk bir kış gecesinde, viyak viyak ağlarken bulunmuş. Sonra kısmet bizim kedimiz oldu işte. Biz onu sahiplendiğimizde adı Balbadem idi. Ama Badem ismi bize fok bademi hatırlattığından bir türlü ısınamadık. Zaten isim konusunda kötüyümdür ben. Şaşırıyorum bazen. Gümüş diyesim geliyor. Son anda yutuyorum benim kıymetlimin ismini. Başka bir kediye daha Gümüş demek istemiyorum. 

Daha yavru ya. Herşeye ağlıyordu ilk başta. Sesi de pek kibar. Miyuuuu Miyuuu diye ağlarken ben de sürekli onu Miyu diye taklit ediyordum ve sonunda ona Miyu dedik. Bu isim de çok içime sinmedi. Zaten kızım aşağı kuzum yukarı. Ekseriyetle de Götelek diyorum ona. Hatta geçen gün yanlışlıkla veterinerin yanında Götelek dedim kediye. Alışlanlık olmuş işte, kaçıverdi ağzımdan. Adam da ya duymadı ya da duymazdan geldi. Neyse bir daha görmedim onu zaten  ^_^ 


O sokakta görebileceğiniz alelade kedilerden biri. Onun gibi yüzlercesi var. Sırtı tekir. 
Göğsü beyaz. Ellerine beyaz eldiven takmış gibi. Ayaklarında da beyaz çorapları var.



Burnunda lekesi var. Tamamı pembe ya da siyah olamamış. Böyle çizgili olmuş.


Uyurken şekilden şekle giriyor.



Bacaklarını kendine çekerek egzersiz yapabiliyor.


Ve bir Maru olma yolunad ilerliyor   =^.^=


25 Şubat 2011 Cuma

Eğim Büküm Nesneler

Geçen gün bunları gördük , çok eğlendik. Hemen elime ataş falan alıp böyle birşeyler yapasım geldi. Sonra aman dedim kim eğicek bükecek, otur oturduğun yerde. Aynen gitti o bişeyler yapasım hissi. Zaten yapılmışı varken de o heves durmuyor yerinde. Çok orjinal bir fikir buldum. Ben tembel teneke yapıcam bir tane. Evin ortasına koyacağım. Baktıkça kendimi hatırlarım. Aynadan daha gerçekçi...


Resimler benim değil ama yakıştırma tag'ler benim.

Paris Dilton

Makarna Cinayetleri

Bu çok acıklı

Kaptan Jack Marshmallow

İngiliz Usülü Kahvaltı vardı da biz mi yemedik

Cupcake modası çıkınca intihar eden muffin



Benim Annem

Yağmur çiselemeye başladığında şemsiyesini açmadan önce diğer insanların şemsiyelerini açıp açmadıklarını kontrol eder. Eğer onlar da açmışsa gönül rahatlığıyla kendisi de şemsiyesini açabilir. Yok eğer açmamışlarsa 'ayıp olmasın' diye kendi şemsiyesini kapalı tutar.


Bu 'ayıp olmasın' saçmalığının tamamen başkaları tarafından yadırganmamak arzusu olduğunun ben farkındayım. Umarım o da farkındadır. Birilerinin onun için 'yağmur yağmadığı halde şemsiye açmış deli kadın' diyeceğinin korkusunu yaşıyor. Büyük ihtimal kendi de başkaları için böyle düşünüyor. Brrrrr. Armut dibine düşmesin ne olurrrr!!!

Bu arada şemsiye görseli ararken bir de MoMa store'da satılan dışı siyah içi gökyüzü desenli bu muhteşem şemsiyeyi buldum ki yağmurlar durmasın, güneşler doğmasın ister bu şemsiyenin altında insan

19 Şubat 2011 Cumartesi

Kariyer Modern İnsanın Afyonudur

Başta Karl Marx 'Din kitlelerin afyonudur' dedi. O zaman ve öncesi için doğruydu.

Sonra Din'in yerine Futbol geçti. Bir kısım kitle için hala devam ediyor.

Ama modern insan için artık asıl afyon kariyer.

Öyle sanal bir dünya ki iş dünyası. Issız bir adada işine yaramayacak bin türlü işlemin yer aldığı kocaman bir borsa.

Ve iş dünyasına ait herkes, spekülatif hareketler ile bir gecede bir ülkenin para birimini yerle bir edip, tüm halkını fakir bırakacak bir ekonominin esiri oldu.

Mecidiyeköy'ün Levent'in Maslak'ın çarpık kaldırımlarında ince ve yüksek topuklarının üstünde ellerinde starbucks kahveleriyle yere çok sağlam basan kadınların ve artık modayı takipte onlardan eksik kalmayan, kemik çerçeveli gözlüklü, kol manşetlerinde isimlerinin baş harfleri dikili, sürekli blackberryleri ile iş bağlayan erkeklerin dünyası.

Arka planda bir uğultu var sürekli. Dolar, borsa, piyasa, kredi, mortgage, marketing, CRM, SAP, kar, marj, endikatif fiyat, reklam, gelir, bilanço, mali tablo, vergi dönemi, müşteri bazında karlılık, platin müşteri hesabı, fon, faiz, satış hacmi, brüt gelir, segmentasyon,..

Hangisini elle tutabiliyorsun bunlardan? Hangisi matrix'in kayıp giden yeşil rakamlarından değil?

Kariyer'in olmazsa olmaz kelimeleri. Onları lügatına ekledikçe yükselirsin. Sonra gelsin kartvizitler gitsin title'lar. Nerede çalışıyorsun? Kurumsal bir şirket mi, Daha da önemlisi çokuluslu mu?  Konumun ne? Sana bağlı çalışan var mı? Sana raporlayan kaç kişi var? 5 sene sonra kendini nerede görüyorsun? Peki ya 10 sene sonra? Kariyerin için eğitimini planladın mı?

Bunlar iş mülakatı soruları değil. Hasbelkader eski bir okul arkadaşınla karşılaşsan böyle saçma sorularla dolu bir diyaloga giriyorsun. Annenin gün arkadaşları çocuklarının kariyerlerini konuşuyorlar aynı soru kalıplarını kullanarak, fatmagül'ün suçundan önce.

Kimse sormuyor 'Mutlu musun?' diye. Kimse merak etmiyor geceleri nasıl uyuyorsun. Sims oyunun karakterleri gibiyiz. Daha çok paramız olsun, evimiz saçma oyuncaklarla dolsun diye bir kariyer peşinde koşuyoruz. Ama Sağlık ve mutluluk bar'ımız sürekli sınırda. Ucundan döndürüyoruz. Biraz daha kariyer yapacak gücü bulacak sınırda tutuyoruz onu. O kadar yeter. Sanal mutluluklarımız bize yeter. Şirketimiz kar etti. Ben bağladım müşteriyi. Prim aldım. Terfi ettim. Müdür oldum.

Bugün Tanrı için ne yaptın? diye bir soru vardır ya hani Din derslerinin vazgeçilmezi.

Soruyorum; Bugün kendin için ne yaptın?

Tanrım beni sadece bir Linkedin Profili olmaktan koru. Tanrım ismimin insana yararlı platformlarda yer almasını sağla. Görmek istediğim ülkelere kariyer eğitimi için değil, kendi zevkim için gitmemi sağla. Tanrım bana bu sanal dünyada gerçek olma cesaretini ver. Yoluma devam etmem için güç ver. Olumsuz laflara kulaklarımı tıka, kaçırdığım fırsatlara gözlerimi aç.

Tanrım, yardım et kendimi bulayım. Robotlaşmış kişiliğimden çıkayım. Bireyselliğimin keyfine varayım. Ve lütfen, özgür olayım.

Amin...

http://memegenerator.net/Sims/ImageMacro/5833757/Choose-Life-Choose-a-Career

18 Şubat 2011 Cuma

Black Stallion




1979 yapımı bir film 'Black Stallion'. İlkokul veya öncesi yaşlarda televizyonda izlediğim bu filmin benim üzerimdeki etkisi yıllarca sürdü. Filmi kare kare hatırlamasam da, bir gemi kazası sonrasında kocaman siyah vahşi bir at ve kurtardığı küçük çocuk arasında ıssız bir adada köklenen ve şehirde güçlenen ilişkileri zihnimin bir köşesine yerleşip ordan arada bir kendini göstermeyi adet bildi.

Dün, yıllar sonra bu filmi tekrar izlemek kısmet oldu. Aslında canımın içi sevgilimin bu filmi benim için bulup indirmesi neredeyse 1 sene öncesini bulur. Ama kısmet böyle birşey işte. Herşeyin bir zamanı var.


Filmin sonunu söylemeyeyim ama kesinlikle ağlak değil. Kimseni başına kötü birşey gelmiyor. Buna rağmen ben sonunda göz yaşlarıma hakim olamadım. İçerde biryerde neyi tetikledi bilmiyorum. Ama hatırlıyorum da, küçücük bir kızken geceleri uykudan önce kendimi Tarzan gibi hayal ederdim. Tarzan'ın kız versiyonu. Ormanda yaşıyorum. Ağaç tepelerine çıkıyorum. Bir sürü hayvan dostum var. Vahşi hayvanlar. Hepsi beni seviyor. Bana güveniyor. Başka insanlara karşı böyle değiller. Hem zaten orası orman. Başka insan da yok. Ama başka insan olsa etrafta, benim vahşi hayvanlarım onları sevmez, beni severler. Kurabildiğim en bencil hayallerdi bunlar. Hayvanların sevgilerinin sadece bana özel olduğu uyku öncesi hayalleri.

Belki de bunları anımsadım işte bilmiyorum. Düşünerek bir anımsama hali değil ama. Duygusal bir anımsama. Ağlarken sorsan 'neden ağlıyorsun?' diye; bilemem, cevap veremem. Şimdi düşünüp bunları bulduğumda ise bu mudur, emin olamam. Buna yakın birşeydir işte.



Black Stallion @ IMDB : http://www.imdb.com/title/tt0078872/

16 Şubat 2011 Çarşamba

Ben bugün

Hani çok soğuk günlerde, işyerindeyken, camdan dışarı bakıp paydos saatini beklerken, 'tam da sinemalık hava' diye iç geçirdiğimiz günler olur ya, işte bugün öyleydi. Ve ben bugün bu fantaziyi gerçekleştirdim. Ne film önemli ne de kiminle gittiğim. Önemli olan farkına varıp mutlu olmak. Çünkü böyle bir hayalin olduğunu, hayalini gerçekleştirecek fırsatların olduğunda unutabiliyorsun. Küçük olabilir. Çok basit de olabilir. Ama farkına vardığında yaşadığın keyif yine muazzam.

Seçimimden dolayı kendimi iyi hissettiğim günlerden biri bugün. Suçluluk yok. Hele de böyle soğuk günlerde. Hele de karın ağrısı çekiyorken.


Kulübe hoşgeldin Biberli.  ^_^

Biberlim'in yazısı için tıkırtınız : http://gokceninozsesi.blogspot.com/2011/02/work-sucks.html



12 Şubat 2011 Cumartesi

Sümbüllü Vazo

İnsanları robotlaştıran, herkesin evini anı yapan, 'ben evinizin herşeyiyim' diyen mağazada görmüştüm bu sürahiyi. İçine çiçekleri de onlar koymuştu dekorasyon amaşlı. Artık evde incik cincik eşya istemiyordum. Ama bunu görünce bir an durdum. Kendimi kırmızı putikareli örtüsü olan bir masada hayal ettim. Masanın üstünde bu sürahi ve içinde çiçekler vardı. Fırından sıcak elmalı pay kokusu geliyordu. Güneş açık pencereden içeri sızıyor ve masada ışık oyunları yaratıyordu.

Hiç olmayan bir anıya özlemdi benimkisi. Buram buram bir nostalji hissi. Ama benim kişisel tarihimden değil. Nerden geliyor bu görüntüler bilmiyordum. Hatırlamadığım anıları özlüyordum.

Eşyalara böyle anlamlar yüklüyor olmak beni her seferinde şaşırtıyor ve çul çaput biriktirme dürtüme bir son vermek istiyorum. Ama bu sürahi çiçekleriyle beraber, mutfak masamda çok güzel duruyor. Bu gri kış günlerinde sanki her an güneş tepeden bakacak gibi oluyor. Mutfak hiç pişmemiş elmalı payın kokusu ile doluyor. Sanki plastik sümbüller canlanmış da o mis gibi kokuları payı bastıracakmış gibi. Baharla beraber dalga dalga gelen umutların beklentisi. Bu hisse tutunmayı seviyorum. Basit bir eşyanın böyle hissetirebilmesini de.

11 Şubat 2011 Cuma

Boncuk


2 santim çapında bir tohumdu önce
Ektim onu kalbime
Sevgimle suladım onu
Mavi bir çiçek çıktı göğe
Yeşil yaprakları vardı
Ama seramik gibi kırılgandı
Söktüm onu kalbimden
Çünkü rüzgar onu kırdı


bir boncuğun fiziksel özelliklerini kullanarak aşk'ı anlatmaya çalışınca ben bunu çıkardım ortaya. denedim işte. gerçi denemek diye birşey yok denir ya. ya yaparsın ya da yapmazsın. ben yapınca bu oldu. savunma kalkanlarını çıkarmaya gerek yok. etki yoksa tepki de yok. tepki yoksa etki de yok...

4 Şubat 2011 Cuma

İnternetin Sonu

Bu kelime çifti muhtemelen bir oksimoron oluşturuyor. Ama gel gör ki baktığım blog/bilgi kaynağı/sosyal kaynaştırma sayfası sınırlı sayıda olunca, sanki sürekli aynı yerlerde dolanıyorum ve sonuna gelmişim gibi oluyor. Hele de içerikler sık sık güncellenmiyorsa. Ve tabi sonra çok sıkılıyorum. 

Zaman geçmemeye başladı. Aslında geçer geçmesine. Hatta bunun için bir şarkı üstüne bir de dizi yapıldı. Öyle bir geçer zaman ki diye.

Ama işte, şu suçluluk hissi yakamı bırakmıyor.

Eee naptın bugün Stardust?

Çok sıradan ve art niyetsiz olabilecek olan bu sorunun soru işaretinin noktasından bin tane tilki fırlayıp benim beynimin içine giriyor östaki borumdan.

Bir de kaçtığım herşey beni kovalıyor. Keşke şu çekim yasası denen şeyi istemediğim şeylere olduğu kadar istediklerime de aynı kuvvetle uygulayabilsem.

Tabi en önce sonuna kadar isteyeceğim birşeyler bulabilsem. İstediklerimin arkasında durabilsem.

İlk gerçekleşen dileğimin şerefine. 





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...