Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Kutup ışıklarının altında oynayan kırmızı koyun

Eski işime geri dönüyorum. Bir tavuk fabrikasında analist olarak çalışıyordum önceden. Önümde milyonlarca beyaz yumurta var. Civciv olacakken soğuk beyaz duvarların içinde kutulanarak gözden yitiyorlar. Tavuklar yemek yemedikleri zaman gıdaklıyorlar. Tavanlar yüksek. Daha önce orda nasıl çalıştığıma hayret ediyorum. Hiç hoşlanmıyorum. Çok yanlış geliyor. Yumurta ve tavuk yiyor olsam bile bir de gidip onların fabrikalarda kesilmesinin bir parçası olamayacağıma karar veriyorum. Birinin evine gidiyoruz sonra. Çok tanıdık değil. Arkadaş hiç değil. Kendimi rahat hissetmiyorum. Millet takılırken ben arka odada uyuyayım, kendimi uykunun güvenli kollarına bırakayım istiyorum. Kucağımda kırmızı yün kazak desenli bir koyun var ya da kıvırcık yünden kırmızı bir kazak. Ayırt edemiyorum. Belki her ikisi de kucağımda olmuştur bir süre. Tavanda bir pencere var. Gecenin karanlığında kutup ışıkları beliriyor. Sarı ve yeşil renkteler. Sonra takımyıldızlar var yanlarında isimleri ile beraber. Bilgisayardan bakar gibiyim ama değil. Meğersem gökyüzünde yıldızların yanında isimleri de yazıyormuş işte. Orion, sirius, M45. Hepsini okumaya çalışıyorum ama çok başarılı olamıyorum. Uzak oldukları için göremiyorum iyi. Sonra uyanıyorum.


21 Aralık 2011 Çarşamba

Korku

Korkunun öğrenildiğini düşünüyorum. Kafanda, hafızanda yer ediyor korku. Belirli düşünce kalıplarının içine sıkışıyor ve açığa çıkmak için mantık dizgilerinde kendine yer arıyor. Bir başını çıkarttı mı, ilişkilendirildiği yer-olay-kavram yeni yuvası haline geliyor. Sonra her seferinde kendine yeni kapılar buluyor ve beyninin kıvrımlarını uzun ince bir su yılanı gibi dolaşıyor. Kapalı kapılar varsa zorluyor, hayalgücüne sızıyor senaryolar ürettiriyor ve illa ki günışığına çıkıyor.

Bu bağlamda korkuyu yok etmenin en güçlü yönteminin hafıza kaybı olduğunu düşünüyorum. Çünkü beyin içinde megabitlerce saklı anı korku yılanının huzur içinde uyuduğu yer. O çalılıkları tutuşturup kül edersen yılanı da yok edersin. Anıların yok olursa korku kendini nerede yaratacağını bilemez. Senaryolar yarattıramaz, kendini olduğundan daha haşmetli gösteremez. Anılar olmadan zayıflar ve yok olur. Ancak geri gelmeyeceğini garanti edemem. Farklı kılıklara bürünür. Kendine yeni isimler takar. Bu sefer karanlıktan değil de mesela yükseklikten korkmaya başlayabilirsin. O kendine beslenecek birşey bulur. Küllerinden yeniden doğabilir.

O zaman daha zor olan yolu seçmek zorundasın. Kendini ikna edeceksin ve tüm benliğinle kabul edip bu bilgiye teslim olacaksın.  

Bu dünya senin evin. Herkes senin bir parçan. Seviliyor ve destekleniyorsun. Birliktesin ama bağımsızsın. Güçlüsün ve kendi ayaklarının üzerinde durabiliyorsun. Her şey olur. Olan o anda olması gerekendir. Zaman nehrinin içindeki akışa bırakıyorsun kendini. Çırpınmıyor, süzülüyorsun. Her baktığın yerde kendini görüyor, her kendini gördüğünde sevgiyi hissediyorsun. Diğerleri senden farklı değil. Sen o'sun. O da sen. Nefes alıp verdikçe doğayla bütünleşiyorsun. Sen doğasın. Doğa da sen. Kalbin doğayla aynı ritimde attıkça sevgin büyüyor. Vücudundan taşıyorsun. Her yeri dolduruyorsun. Sen evrensin, evren de sen. Çok büyüksün. Tüm yaratma gücü senin elinde. Hayatı yıldızları ve her şeyi sevgiyle kuşatıyorsun. Artık sen Tanrı'sın, Tanrı da sen.
http://www.thewallpapers.us/r-dunya-754-evren-8977.htm



17 Aralık 2011 Cumartesi

14 Aralık 2011 Çarşamba

Tree of Life

Ortalama bir hissiyat beslenemeyen bir film 'Tree of Life'. Ya seviyor ya nefret ediyorsun. Duyduğum yorumlardan bu izlenime kapıldım. Hiçbir şey beklemeden bırakıp izleyince güzel aslında. Tek sevemediğim şey Brad Pitt'in canlandırdığı baba karakteri oldu.

Filmin bence en güzel yeri, belki çoğu insanın da sinema salonunu terk etmesine sebep olan henüz başlarda izlediğimiz evrenin yaradılış öyküsü idi. Bir filmi film yapan hikayesi olduğu kadar müziğiymiş de. Buna emin oldum izlerken. Zbigniew Priesner'in bestelediği Lacrimosa ile açılışı yapılan kozmik ve doğa olayları sekansı öyle güzel harmanlandı ki eğer böyle bir şey mümkünse büyülendim.

Lacrimosa'yı aslen 'Requiem for a friend' filminin soundtracki için yapan Zbigniew Priesner, 'Tree of Life'ın yönetmeni Terrene Malick'in ricasi üzerine tekrar düzenlemiş. Daha önce Kieslowski'nin Üç Renk üçlemesi'nin ve Veronique'in ikili yaşamının müziklerini de yapan Priesner'e ben de bir ağıt yakmak istiyorum. Bu ağıtı beraber zılgıt çekeceğim kardeşlerimle daha da güçlendireceğimi umut ederek Lacrimosa'dan bir parça bal çalayım ağzınıza dedim. O bir parça bal ile büyülenenleri boş bir odada toplayıp 'la la la la laaaa lacrimosaaaaa' diye dövünürken bir video çekip yollasam diyorum. Güzel olabilir. Bunu bir detaylı düşüneyim ben.



13 Aralık 2011 Salı

Gözümü açtım. Gördüğüme inanmadım.

Okuldayım. Merdivenlerden yukarı çıkıyorum. İlk dersin zili çalmış. Herkes sınıfa yetişmeye çalışıyor. Ben de kalabalıkla beraber hareket ediyorum. Bir gariplik var henüz çözemediğim. Başımı yere eğiyorum. Bir de ne göreyim? Ayağımda ayakkabı yok, ev terliklerim var. Kırmızı ceyo önden tek bantlı terliklerin önünden fırlamış çıplak ayak parmaklarıma utanç içinde bakıyorum. Okula nasıl böyle geldiğim hakkında bir fikrim olmadığı için bunu insanlara nasıl açıklayacağımı da bilemiyorum. O anda yer yarılsın da içine gireyim istiyorum. Yer yarılmıyor ama göz kapaklarım aralanıyor. Uyanıyorum. 'Çok şükür rüyaymış.' diyorum.

11 Aralık 2011 Pazar

Yasak Elma

Aynı dönemlerden bir Mustafa Sandal'ın alıp başını yürümesi, bırak o zamanları şimdi için bile oldukça farklı bir müzik yapan Yasak Elma'nın ise sadece bir Süper FM cingılı olarak bilinmesi benim, facebookda paylaştığı resimler yeterince like almadığı için intihar eden genç kızı anlamama neden oluyor. Belki de o genç kız çevresindeki insanların anayamayacağı kadar iyi şeyler paylaşıyordu ve insanların bu ilgisiz halini görünce umudunu kaybettiği için intihar etmişti. Kim bilir belki de her şeyi yanlış anlamıştım ve aslında hırsından çatlamış olan bu kız Nihat Doğan'ın ruh eşiydi ve kendinden biz diye bahsediyordu.

Gayet alakalı ve bir o kadar alakasız olarak burdan Nezih Ünen'e saygılı bir selam çakarım. Ne güzel müzik adamımızdın sen Nezih Ünen.



10 Aralık 2011 Cumartesi

Meğersem

Birden farkediyorum. Kocaman bir göbeğim var. Çok ağırlaşmış hissediyorum kendimi. Hareket ederken zorlanıyorum. Ciğerlerimin altından gelen basınç da nefes alışımı hiç kolaylaştırmıyor. 9 aylık hamileyim. Nasıl o zamana kadar farketmediğimi anlayamıyorum. Ne doktora gittim ne bir hazırlık yaptım. Bebek sağlıklı mıdır acaba? Amniyosentez (bildiğim tek test ismi, beynimize kazamış allahsızlar) falan hiçbirşey yapılmadı. Allahım çok korkuyorum. Sanırım doğum çok yakın. Bunca zamanı nasıl böyle geçirdim. İnanamıyorum kendime. Bir doğum fotoğrafçısı bile ayarlamadım. Her zaman olduğu gibi bir şeyler hep eksik. Bari bir saçıma fön çektireyim de düzgün görüneyim. Doğumdan sonra illa ki birileri fotoğraf çeker. Yeter ki şu merdivenlerden yuvarlanmadan inebileyim. Derken uyanıyorum. 'Çok şükür rüyaymış.' diyorum.

9 Aralık 2011 Cuma

Umut fakirin ekmeği

Tıpkı evdeki wireless sinyalinin adını "Bayanlara sifre verilir. Erdem apt. D:20" yapan arkadaşta olduğu gibi. Bir umut işte. Belki şifre almak isteyen bir kadın olur. Apartmana gelir. Kapıyı çalar. Belki güzel de bir kadındır. Belki olaylar gelişir. Küçük de olsa bir umut işte.

2 Aralık 2011 Cuma

Ev oturması

Ev hanımlığımı itina ile sürdürürken bugün kıçını kırıp özel bir şirketten emekli olmayı başarabilmiş bir hanım arakdaşıma ev ziyaretine gideceğim. Aradaki yaş farkımız onun emekli olma başarısını haklı çıkarır mı yoksa ben mi tembelim bilemiyorum. Fekat bana fırında içli köfte yapacakmış. Ne güzel şey emeklilik. Yani şimdi SSK'dan emekli olsan ya da Emekli Sandığı mı hangisi oluyor ben karıştırıyorum bunları. Ya zaten daha bunları çözememişken benim emekli olmamı beklemek hayal gibi değil mi? Her neyse sadece devlete bağlı bu tip bir organdan emekli oluyor olsan 3 ayda bir alacağın 3 kuruşla gelen misafire fırında içli köfte yapamazsın muhtemelen. Ama özel şirketlerin bu şirket emekliliği falan oluyor ya. Bombastik. Ya toplu alıyorsun para, ya da bunlar sana her ay sağlam maaşlar ödüyorlar. Üstüne bir de devletten ssk mı emekli sandığı mı ne o parayı aldın mı kebap.
İşte hayat bazılarına çok güzel.
Ben çalışırken düşünmüştüm. Şimdi bunu üstüne bir 30+ sene daha çalışsam ben de emekli olabilirim. Hani herkes bir siteden işe giriş tarihini falan girip emekli olacağı tarihi hesaplıyor ya ben işte o hesaplamayı yaparken göğsümde br sancı oldu. Emekli olacağım günkü kalp krizinin ön habercisi gibi. Paralara ve paket eklentisi sahil kentinde çiftik evinde özgür emekliliğe kavuşamadan ölüyormuşum ben meğersem. İşimi seviyor olsam bir derece de sevilmeyen iş de çekilmiyor.
Şimdi bu gideceğim arkadaş 20 sende emekli oldu. Türkiye'de hayata erken gelmenin faydalarından biri. Kimle konuşsan eskiden iş hayatının bu kadar zor olmadığını söylüyor. Mesai yok. Her yaz en az 3 hafta tatile çıkılıyor falan. Sonra 70'ler ve retro mobilyalarını da çok seviyorum. Ama tabi tüm bu güzelliklerin üstüne 80'leri de yaşamak gerekecekti. Ay bilmiyorum. Hayat şimdi çok mu güzel. Darbeyi asker yapmıyor da başkaları yapıyor. Yine basına sansür. Yine herkes hapiste. Yargı bağımsız değil. Filtreler var her yerde. Neyi okuyacağına başkası karar veriyor.
Fekat ben bu konularda yorum yapacak son insanım. Gündem ve tarih ile ilgili cehaletim bir yana, apolitikliğim diğer yana. Böyle bir terazi içinde gidiyorum. Sanırım bir Türk vatandaşı olarka benden beklenen de tam olarak bu.
Bugün ben gider köftemi yerim. Çayımı içerim. Dedikodumu yaparım. Şöyle sıcak birkaç saat yaşarım. Hayat bugün de bana güzel olsun madem.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Düşün. Taşın.

Çok düşünüyorum. Sürekli düşünüyorum. Aksiyon alamıyor olabilirim ama çok güzel düşünüyorum . Acaba bu sürekli düşünce halimden dolayı benim için ardımdan 'büyük düşünür' derler mi? Bence desinler. Çünkü ben düşünüyorum. Hindi de düşünüyor. Fakat balık düşünmüyor. Çünkü balık her şeyi biliyor.

29 Kasım 2011 Salı

The Walking Dead



Sıradan bir zombi hikayesi değil. Aniden şurdan kesik bir kafa çıkardım, burdan salyalar kanlar damlattım, şurda seni yerinden sıçrattım derdinde hiç değil. Disütopik bir hikaye 'The Walking Dead'. Sadece zombilerin dünyasında yaşam mücadelesi değil, ikili ilişkiler, grup dinamikleri, liderlik, kutuplaşma ve medeniyet üzerine de sorular soruyor. Sen olsaydın ne yapardın? Kararlarını neler etkilerdi? Şimdi olduğun insan gibi mi davranırdın yoksa yeni dünyanın gereklerini mi yerine getirirdin?
İşte hikayenin gücü burada. Seni kendinle bir hesaplaşma içinde bırakıyor ve bir sonraki haftaya kadar heyecanla bekletiyor.
Hiç sıradan değil ama çok olası. Ve tüm yaşananlar, insanca. Çok insanca.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Senin Kedi Canını

Kedi dediysek, köpek de candır. Hem onların da canı candır. Patlıcan değildir. Angry Birds oynamak herkesin hakkıdır. Bu hak engellenemez. Yoksa istiklalde yürüyüş yaparız. Yaparken havaya peluş oyuncaklar atar şişman totolarımızı sallayarak sıçrar ve o oyuncakları salyalı ağzılarımızla yakalarız.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Günün en önemli öğünüsün sen Kahvaltı

Birisi çayı demlesin, güzel bir kahvaltı sofrası kursun sonra da beni afiyetle yemem için çağırsın. Yoksa ben gene mutfakta kıyır kıyır ne var diye dolanacağım, birşey bulamayacağım ve açlıktan kazınan karnımı saat 11'de gelen servise sipariş edeceğim pis pis yağlı tuzlu zeytinli açmanın vuslatı için bekleteceğim. Çay demlemeye üşeneceğim için ruhsuz bir poşet sallandıracağım içi çay lekeli bir kupa içinde. Ve her zamanki gibi düşünmeden edemeyeceğim. 'Kim bilir bu çay benim dişlerime neler yapıyordur?'
   
temsili resim: bir sene önce hunharca yenilip sonrasında artıklarının fotoğrası çekilen polonezköy kahvaltısı

19 Kasım 2011 Cumartesi

Senin Kedi Canını

Bu resme her baktığımda sanki dünya daha da güzelleşiyor. Ayrıca bu resimlere bu yorumları yazan insanları da çok seviyorum ben. En çok da bunu yazanı.


17 Kasım 2011 Perşembe

Hayvanları kısırlaştırmak doğru mu?

Kedileri kısırlaştırma işine sıcak bakıyordum. Kendi kedimizi de zamanı geldiğinde kısırlaştırma şartı ile sahiplenmiştim. Hem zaten hayvan için de iyiydi. Kanser riskini azaltıyordu. Ayrıca bir şeklide hayvanı çiftleştirecek olsan yavrular ne olacaktı? Zaten sokaklar yavru kaynıyor, zavallılar zor şartlarda yaşamaya çalışıyordu, insanlara rağmen.

Otomatiğe aldığım bu düşüncelerle dün sabah kısırlaştırma işlemi için veterinere götürdüm kediyi. Tamamen uyuyana kadar çıkmadım odadan. 1 saat sonra ameliyat bitmişti. İyi geçmişti, uyuyordu. Akşam 5 buçukta almaya gittim. 'Geceyi zor geçirebilirsiniz, bandajdan çok rahatsız oldu' dediler. Beklenen bir tepkiymiş. Kutusunda tutacağız ki başını falan vurmasın, kendine zarar vermesin.

Evet kutusunda tutuyorum ama kutuyu yerde tutamıyorum. Öyle bir can havliyle fırlıyor ki. Kafasını sürekli kutunun tavanına vuruyor. Dili uyuşmuş, hakim olamıyor, patileriyle koparmak istiyor dilini. Sürekli bir sanrılar  görüyor. Aniden fırlıyor. Tekmeler atıyor. Beni ısırmaya kalkıyor. Bana kötü kötü bakıyor. Hıırrlıyor, tısslıyor. Bazen acı içinde miyavlıyor. Yapabileceğim hiçbir şey yok. Çok çaresiz hissettim kendimi. Ona bu acıyı çektirdiğim için de vicdan azabı içindeyim. 

Hayvanlara çektirdiğimiz türlü eziyete tanık olduğumda hep durumun öbür türlüsü nasıl olurdu diye düşünürüm. Sokakta dolaşan çıplak insanlarmışız mesela. Kediler/köpekler bizi sokaktan alıp evlerinde kafeslerde bakıyorlarmış. 12 yaşımıza geldiğimizde bizi kısırlaştırıyorlar, ya da güzel bulurlarsa yavrularını satmak için ölümüne çiftleştiriyorlarmış. Sokakta tasmalarımızla gezdirip, sıkıldıklarında evden uzak ormanlara atıyorlarmış.

Bir şekilde bizim beynimiz gelişmiş, evrimleşmiş ve biz üstün insanlar her şeyi kendi çıkarımız için kullanmaya başlamışız. Hayvanların doğal ortamlarını yok edip, şehir içinde yaşam mücadelesine hapsetmişiz. Artık sokaktaki bir hayvanı kurtardım diye avunamıyorum. Onun iyiliği içindi diyemiyorum. En baştan dünyayı bu duruma getirdiğimiz için tüm insanlık adına utanıyorum.

Başlıktaki soruya gelince, cevabını bilmiyorum. Sanırım baştan alacak olsam gene kısırlaştırırdım. Ancak itiraf etmek gerekli ki bazı şeyleri doğru olduğu için yapmıyorsunuz.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Ayı pençesine 1000 basan çizmeler

Kış için ideal çizmeleri buldum. Tam istediğim gibi. Rengi, içindeki yumuşacık, sıcacık sahte kürkü, su geçirmez özelliği, kaymaz tabanları, giyerken iki büklüm olma diye aşağıda kısa bir fermuarı. Herşeyi düşünmüşler. Bir de bu kadar korunaklı ve rahat görünen bir çizmenin feminenlikten de feragat etmemesi nedir? Bu nasıl bir tasarımdır? Çok sevdim. Keşke benim olsaydın. Ama bu kadar özelliği verirken haklı olarak birazcık maliyetine de eklemişler. Kendilerine maliyeti değil de bana maliyeti çok olur bunun. Bir de yakınlarda da yok sanırım. Zaten ayağıma olucak mı numarası, yok efendim boyu dizimin altında mı kalır yoksa dizimin oraya kadar gelir de ben de pigme gibi görünür müyüm gibi çekinceler de yaratmıyor değil. Hayat böyle işte. Hep olmayanı istersin. Hep uzaktaki çekicidir. Puuffffff.

Etekle de olurdu bunlar ya.....





15 Kasım 2011 Salı

Kıskan

Kıskan
Kıskan
Kıskan
Kıskan
Hooooop kıskan
Hooooop kıskan
Kıskan
Kıskan
Kıskan


11 Kasım 2011 Cuma

Sakin olun, kıyamet kopmayacak

Yüreklere su serpen açıklamayı ben yapıyorum. Bugün 11:11'de kıyamet  falan kopmayacak arkadaşlar. Maya Takvimine göre 28 Ekim'de bitmesi gerekiyordu ama bitmedi. Aynı sayılar bizim icat ettiğimiz bir takvimde yanyana dizildi diye evrende bir dalgalanma, matrikste bir kayma olmasını beklemek çok manasız. Koskoca mayalar tutturamadı tarihi de bir sayı dizilimine mi kaldık. Evren İsa'nın doğumunu mu bilior sanki. Bugünün 1 Kasım 2011 olduğu ne malum. Ölçebiliyor muyuz? Hayır. Aslında herşey yalan. Tarih de yalan. Size öğretilenlere inanmayın.

Zaten saat 11:11 de Amerika'ya göredir kesin. Uzaylıların hiç İstanbula gelip beni başkanınıza götürün dediğini duydunuz mu?


Şu Maya olayı en çok beni üzdü. Nasıl da hevesle dünya üzerinde bir silkinme, bir kendine gelme bekliyordum. Kıyametmiiş, büyük felaketlermiş, bunlar değildi beklediğim değişim. Aydınlanma, fiziksel prangalardan kurtulma, farklı bir bilinç ya da boyutta yaşamaya geçişti beklediğim. Ama bakın Sayın Fatih Keçelioğlu ne gibi çıkarımlara varmış. Yaklaşımını beğendim. Bir olalım birlik olalım. Birlik bilinci ile dolup taşalım. Gazeteleri okuyunca ben de öyle bir birlik sevinci kalmıyor ama olsun. Bir umut belki ben de bir gün mangal gibi bir yüreğe sahip olurum. Yoksa manda gibi yürek miydi o? Bilemedim. Daha onu bile bilmiyorsam benim öyle bire yüreğe sahip olmam zor görünüyor.

http://mayatakvimi.blogspot.com/2011/10/28-ekim-2011.html

Artık herşeye inancım o kadar sarsıldı ve beynime giren her datayı öyle çarpık şekillerde işlemeye başladım ki, birilerinin kasıtlı olarak 11:11 kıyamet vesaire diye beynimize soktuğunu, biz küçük insanların bunu düşünmeye başladığını, kolektif olarak düşününce de bunu gerçekleştirebileceğini, tüm bunların arkasında bir plan olduğunu da düşünmüyor değilim.

Bilmiyorum. Buralar biraz Inception biraz Matrix. Belki bir Dark City tadında sanki.

4 Kasım 2011 Cuma

Ev cinimiz gitti :(

Kediyi verdik dün gece. Hiç beklemiyordum. Ama çok düzgün bir kız çıktı şansımıza. Eşek sıpası kucağına gidince hep sevdirdi kendini. Ayrı bir güzel gözüktü gözüme dün gece. Kaliteli mama vericek kız ona. Çok iyi bakacak. Sevecek. Kız gelmeden önce biraz ağlamıştım. Sonra geceyi iyi geçirdim. İçim rahattı çünkü. Ama şimdi bir boşluk doğdu evin içinde. Herşeyi yutuyor içine. Geride hüzün bırakıyor. Biraz daha ağlayasım varmış meğer. Hep o biberonu sıkı sıkı tutuşu geliyor gözümün önüne. Sonra camlı kapının arkasından koca kulaklarını iki yana açmış ev cini doby gibi bakışı. Gözler de patlak patlak. Güzel bir yuvası oldu diye avunuyorum. Ama yine de üzülüyorum. Acaba beni aramış mıdır gittiği yerde? Hiç sanmam. Farkında bile değildir. Mouse ile oynayıp durmuş. Ne anlamlar yüklüyoruz hayatımızdaki herşeye. Napayım, engel olamıyorum. Bir minik sarı sıçan geldi geçti hayatımızdan. Onunla olabilecek bir hayatı seçmedik. Farklı bir hayatı seçtik. Büyük kızımız yine yanımızda. O çok huzurlu görünüyor şimdi. Ben ise, alışıcam sanırım.

Çok Fazla Mutsuzum

Google'da 'Çok fazla mutsuzum' yazarak benim bloguma ulaşan arkadaş. Seni seviyorum. Valla değmez. Billa değmez. Hayat böyle akıyor, gidiyor. Biliyorum herkes bunu diyor. Ama doğru. Herkesin dediği her zaman doğru değildir. Ama bu doğru bak. Sahiden. Dün senin canını çok acıtan, bugün az acıtıyor. Yarın biraz sızlıyor. Öbür gün aklına gelirse bir cız ediyor. Sonra ise birşey kalmıyor. Yeter ki sen acıya bağlanma. Mesela şimdi sonbahar. Kırmızı yapraklar var. Onlara bak. Bir kedi sev sokakta. Bacaklarına sürünsün. Tadını çıkar. Benim cumartesi kedilerime bak. Yani çamaşır makinesi olsan, kalbine dokunur o resimler. Öyle böyle değil. Akşam akşam beni de üzdün. Hadi topla kendini. Gel sen gene arada. 'Çok fazla mutluyum' diye yaz. Google'a öyle gel bu sefer. İyi bak kendine.

2 Kasım 2011 Çarşamba

ParaNorman

Coraline'in yapımcılarının yeni filmi ağustos 2012'de vizyona girecekmiş. Yine karanlık. Ancak hikaye kime ait ve ne kadar güçlüdür bilemiyorum. Coraline'in avantajı yazarı Neil Gaiman idi. Favori yazarlarımdan olan Neil Gaiman'ın karanlık ve büyülü dünyasına Coraline animasyonu sayesinde göz atmak çok eğlenceli olmuştu. ParaNorman'da da aynı karanlık atmosfer var. Yine de vaat ettiklerinden çok emin değilim. Bir de ben trailerı izlerken hep başka bir pencerede başka bir müzik açık kalmış sandım. Meğer gayet de izlediğim videonun müziğiymiş. Resmi trailer değildir umarım bu. Çünkü müzik çok uyumsuz olmuş.

1 Kasım 2011 Salı

Çok yakında

'Çocuğumu keserim' diyerek dama çıkan babalar var ya hani. Onlardan olmak üzereyim. Ben de 'Kedimi keserim' diye balkona çıkacağım. Nerde bu devlet. Devlet bize sahip çıksın. Banka hesap numaramı vericem. Kedi bakımı için herkes üç beş birşey yollayıversin. Artanla da kendime kitap neyin birşeyler alırım. Ama düzenli yollanacak o paralar. Otomatik ödeme talimatı verilsin bankaya. Ben sizin için bu kışı da evde geçireyim. Hava soğuk. Zaten başvurduğum firmalar cevap bile vermiyorlar bana. Aman size mi kaldım. Dur daha yolu var. Bi de düdüklü tencere aldım sonunda. Her genç kızın rüyası ddüklü tencere niye benim çeyizimde yoktu? 2 senedir ocakta tencere başında bekliyorum. Zamanıma yazık. Sadece çalışan kadınlara mı reva canım düdüklü tencere? Benim zamanım kıymetsiz mi? Gayet de kıymetli. Sus otur yerine, konuşma. Hatta bi git burnunu düzelt de gel.


25 Ekim 2011 Salı

Yalnız Değilsin Van

Sosyal medya organize olmayı kolaylaştırdığı gibi kendine sansür koymaktan muzdarip insanların ağızlarına gelenleri dümdüz söylemelerine de imkan veren bir ortam haline geldi.

Gerekli gereksiz konuşan, her konuda bir şey söylemezse çatlayacak gibi olan insanlar beni çok rahatsız ediyor. Ne yazık ki buralar da onlarla dolu. İsterdim ki buralar hep bizimmiş, bizim kafaya göre idare edilirmiş falan olsundu ama olmamış işte. Napayım. İnterneti babam bulmadığı için kullananları da ben seçemiyorum.

Sonuçta kendi mutumdan önce topluma faydasını ön plana alırsam, sosyal medya tüm eksilerine rağmen işe yarıyor. Yalan dolan haberlere, laf kalabalığına ve nefret saçanlara inat, büyük bir felaket ülkenin aklı selim insanlarını bir araya getirdi. Şimdi bence susma ve harekete geçme zamanıdır. Paylaşma ve yardım etme zamanıdır.

Van Depreminden zarar gören insanlara yardım etmek amacı ile kurulmuş 'Yalnız Değilsin Van' sürekli güncellenerek, bölgelere göre yardım etmek isteyenler için bir rehber görevi görüyor. Siteye göre ihtiyaçlar aşağıdaki gibi:


  • Battaniye
  • İçme suyu (Pet, Damacana), Meyve suyu
  • Isıtıcı / Soba
  • Çadır / Mat / Uyku tulumu
  • El feneri / Pil
  • Katı gidalar (ekmek, kraker, kuruyemiş vb)
  • Jenerator
  • Arabalarda kullanılabilecek cep telefonu şarj cihazı
  • Kalın, Kışlık temiz giyecek (termal don, kazak, pantolon, palto, hırka, kalın çorap, bere, eldiven, atkı)
  • Kışlık ayakkabı
  • Kışlık çocuk kıyafetleri ve çocuk ayakkabısı
  • İç çamaşırı (erkek, kadın, çocuk)
  • Kadın pedi
  • Bebek bezi
  • Bisküvi, çikolata gibi soğukta enerji verecek yüksek kalorili yiyecekler (Tahin pekmez veya tahin helvası gibi)
  • Kağıt havlu / tuvalet kağıdı / islak mendil / antiseptik el temizleme malzemeleri
  • Sağlık ve Ecza malzemeleri (sargi bezi, yara bandı, tenturdiyot, oksijenli su v.b.)
  • Oyuncak
  • Muzik Çalar / Radyo


Bu ihtiyaçların arasında bikini yok görüldüğü üzere. O yüzden gölcük depremindeki gibi bikini gönderen densizler çıkarsa onları katrana bulayıp sonra da tavuk tüyü ile kaplayacaklarmış.

İhtiyaçların 'Van Merkez Belediye Garajı Kriz Masası' adresine gönderilmesi gerekiyor. Bir çok kargo firması bu adrese yapılan kargoları ücretsiz göndermeye başladı. Belediyelere bırakılan malzemeler gönüllülerce kolilere konup tırlara yükleniyor. Kızılay ise meydanlarda kan bağışı yapmak isteyenler için araçlarını belli saatlerde hazır tutuyor.

Bu arada vatandaş haklı olarak merak ediyor. Şimdiye dek toplanan deprem vergisi ile Vanı baştan inşaa edecek para nerede? Halkın yardımlaşmasını destekliyorum ama bizim ülkemizde dengeler biraz şaştı. Devlet halka destek olacakken sürekli halk devlete destek oluyor sanki.

Bir de şu deprem bölgesi yağmacıları, ihtiyacı olmadığı halde ikişer çadır kapanları falan en ağır cezalarla cezalandırsınlar istiyorum. Benim de diyecek şeyim çokmuş. Kendimden sıkıldım. Zaytung'un  ana sayfasıyla kapıyorum. Sabır, şifa ve iyilikler diliyorum oradakilere.

http://www.zaytung.com/

Sosyal Medyadan Takip etmek için:
Twitter: @VanDayanisma
Facebook: http://www.facebook.com/vandayanisma

21 Ekim 2011 Cuma

Gazeteport'ta okuduğum bu yazı şahane tespitlerle dolu. Herkes kendi iş arkadaşını bulsun.


İnsan kaynakları ve kariyer sitesi Monster tarafından yapılan bir araştırma ofislerdeki 25 tip çalışan karakterini ve onlarla nasıl başa çıkılacağını ortaya koyuyor
Sizi canınızdan bezdiren, davranışlarıyla rahatsız eden bir iş arkadaşınız mı var? O halde onlarla nasıl mücadele edeceğinizi öğrenin.
Dedikoducu: Ofiste yaşanan son skandalın gerçekte doğru olup olmadığını ve kaynağını mı öğrenmek istiyorsunuz. Onlara sorun. Günlerini başkalarının konuşmalarını 'kaydederek' geçiren bu grup yeri geldiğinde kullanmaktan da çekinmez. Onlarla başa çıkmak zor olabilir çünkü genelde dışarıdan şirin görünmeleriyle ünlüdürler. Dedikoducuyla başa çıkmanın en iyi yolu onları görmezden gelmektir. Ve ne yaparsanız yapın onlara hayatınızla ilgili ayrıntı vermeyin ya da söyledikleri şeyi başkasına söylemeyin.
Şikayetçi: Herhangi bir şey için sızlanmaları için sebep aramaya gerek yok. İster işler sıkıntıdan patlayacak kadar yavaş olsun, ister çıldıracak kadar yoğun. Her durumda şikayet edecek bir şey bulurlar. Onları ne susturarak ne de neşelendirerek ya da çözümler önererek bu huyundan vazgeçiremezsiniz. Ne işe yarar biliyor musunuz? İçten bir cümle; "Gerçekten korkunçmuş. Bütün bu problemlerle nasıl başa çıkılacağını gerçekten bilmiyorum". Biri onları gerçekten dinlediği için şaşırıp sessizleşirler. 
Kontrol delisi: İş yerinde belli bir görev paylaşımı olduğuna dair inançları yoktur. Şirket yazışmalarındaki resmi yazı tipinden bulaşık makinesinin nasıl organize edilmesi gerektiğine kadar mutlaka bir fikirleri vardır ve sizin de bunlara dikkat etmenizi isterler. Onlarla uğraşırken olabildiğince sakin olun. Sabırlı olun, onlara nazik bir biçimde yaklaşın ve çok yavaş konuşun. Eğer onları anladığınızı gösterirseniz, büyük ihtimalle sizi bırakır, gidip başka birinin işine karışırlar.
Duygusal oyuncu: Her şeyi trajik bir operaya çevirmekte üstlerine yoktur. Çalışma masasından gelen iniltiler ve yürek parçalayan haykırışlardan birinin öldüğünü ya da kazara bilgisayarındaki tüm bilgileri sildiğini düşünebilirsiniz. Fakat genelde bunların hiçbiri doğru çıkmaz. Eğer duygusal oyuncuya yardım etmek istiyorsanız, olabildiğince az tepki vermeye çalışın ve 'böyle şeyler olur' deyip geçin.
Arkadan vuran: Karşılaşmak istemeyeceğiniz en kötü ofis karakterlerinden biri. Uzun süre arkadaşınız gibi davranmasına aldanmayın. Bu fikrinizi çalmak ya da hakkınızda üst yönetime dedikodu yapmak için fırsat kolladıkları gerçeğini değiştirmez. Maalesef onları tanıdığınızda canınız çoktan yanmış olacak. Ne kadar cazip olsa da, bu kişiye asla ama asla güvenmeyin. Gardınızı alın. Böylelikle sizi bir kez daha incitemeyecektir. 
Bay Jargon: Genelde yönetici konumunda bulunduklarını tahmin etmek zor değil. Ağaçların üstüne tüner ve buyrukları altındaki kişileri korkutmak ya da saygı uyandırmak amacıyla anlaşılmayan kelimeler kullanırlar. Problem şudur ki bu kelimelerin çoğu genelde bir anlam içermez ve bazı durumlarda bilgisizliklerini ve acizliklerini saklamak için bu kelimeleri seçerler. Başa çıkmak için önce konuştuğu dili öğrenmelisiniz. Söylediği bir şeyin ne anlama geldiğiyle ilgili bir sorununuz varsa, sorun! Hepsi de anlamsız olmayabilir.
Geveze: Konuşurlar… Yine konuşur, konuşur, konuşur konuşurlar. İster dinleyen biri olsun, ister olmasın; mutlaka söyleyecek bir sürü şeyleri vardır. Düşüncelerini kendilerine saklayamayan insanlardan biri olan bu ilginç tipler, akıllarından geçen her türlü ayrıntıyı bilmek istediğinizi düşünürler. Başa çıkmak için "Beş dakika içinde önemli bir telefon görüşmesi yapmam gerek" gibi bir cümle harikalar yaratabilir. Aynı zamanda kibarca sözünü kesip, "Bir şey sorabilir miyim?" diyerek konuşma üzerinde kontrol sahibi olmayı deneyebilirsiniz. Ya da son çare olarak "Üzgünüm ama gerçekten gitmem lazım" demek kesin çözüm. Eğer bunlardan hiçbiri işe yaramazsa bir kulaklık edinin.
Bay/Bayan Mükemmel: İster çok çalışkan ve yetenekli olsun, ister gökyüzünden inmiş gerçek bir melek, ister doğuştan her açıdan mükemmel yaratılmış kişiler olsunlar, fark etmez. Mutlaka sizin kötü görünmenize sebep olurlar. Bu durum bir süre sonra sinirlerinizi bozmaya başlar ve kendi performansınızdan endişe etmeye başlarsınız. Kendi işinize odaklanmak moralinizi büyük ölçüde yükseltir. Eminiz yapmakta usta olduğunuz bir şey vardır. Kendinize bunu göstermek için bir fırsat verin.
Anaç: Ofisiniz yetişkin insanlarla dolu olsa da 'anaçlar' fiziksel ve zihinsel olarak herkesle ilgilenmek için orada olduğunu düşünür. Birazcık burnunuzu çekseniz hemen modası geçmiş bir tedavi tavsiye eder ya da kötü hissettiğinizde gelip rahatlatırlar. Anaçlar her zaman oradadır, isteseniz de istemeseniz de. Geveze kişilerle olduğu gibi aranıza sınır çekmelisiniz. "Bir telefon görüşmesi yapmam gerekiyor" onlardan kurtulmak için hayat kurtarıcı cümle olabilir.
Acımasız demirbaş: Bu grup neredeyse şirket kurulduğundan beri (ya da sadece size öyle gelmektedir) buradadır ve size tüm bu süreyi anlatmaktan çekinmez. İnsan kendini neden hala aynı işte olduğunu düşünmekten alamaz. Bu kişiler uzun vadede iyimserliğinizi ve kendinize güveninizi, kendi yaşadıkları acı pişmanlıkları anlatarak silebilir, işinizden aldığınız keyfi yok edebilir. İyi tarafı şu ki demirbaş sayesinde şirket hakkında tüm bilgiyi elde edebilirsiniz. Bu duruma iyi tarafından bakın. Neler öğrenebileceğinizi tahmin edemezsiniz.
Kaynak: http://www.gazeteport.com.tr/haber/58291/peki_sizin_is_arkadasiniz_hangisi 

20 Ekim 2011 Perşembe

Wilderness of Manitoba - November

Haven dizisini izliyorum bu aralar. Stephen King romanından bir beyaz cam uyarlaması. Çok muhteşem değil ama idare ediyor evde geçen günlerde. Karakterleri de sevdim. Daha da güzeli soundtrackini sevdim. Her bir bölümün son 2 dakikasında hep böyle güzel bir şarkı çalıyor. Üstelik bilindik adamlar da değil. Bu da şarkıyı gözümde daha değerli kılıyor.

Kanadalı grup Wilderness of Manitoba bu bilinmedik adamlardan birisi. 5 kişilik grubun neredeyse tüm üyelerinin vokal yaptığı ilk albümlerinin ismi 'When you left the fire'. Şarkı ise aynı albümden 'November'

19 Ekim 2011 Çarşamba

Genetiğimle Oynama

Greenpeace'in genetiği ile oynanmış bitkilerle ilgili farkındalık yaratma amaçlı kampanya fotoğraflarını çok beğendim.

Ama sanırım havuçlar akrep olup birilerini sokmadıkça, anlamamaya devam edecekler.
Sivil toplumlar, örgütlenin.






18 Ekim 2011 Salı

Su kar soğuğunda herkes iş yoluna düşerken evin camından, dumanı tüten çayımla yağmuru izlemek iyi güzel de, yalnızlık koymaya başladı be blog. Evde büyüğün küçüğü sürekli tokatlamaya çalıştığı iki kedi ile bile yine de yalnızım. Bazen tek bir insanla bile konuşmuyorum gün boyu. Böyle olunca akşamki kapı tıkırtısını hasret ile bekliyorum. Kapı açılacak da gelecek diye. Bir de böyle evde tek başına olan yaşlı ve kedili deli kadınlar var. Onların akşam geleni de yok. Ne yazık. Ne kederli. Yalnızlık Allah'a mahsusmuş sahiden. Bilincin açıkken tek olmak güzel olmuyor.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Yansımalar

Bazen yaşlılık beni çok korkutuyor. Ölüme yaklaşmak değil. Bilakis o fikir bana huzur veriyor. Ama sağlığın yitirilmesi, vücudun sana gençliğindeki gibi hizmet etmemesi, başkalarına muhtaç kalmak, güçten düşmek. İşte bunlar düşüncelerimden uzak tutmak istediğim şeyler. Tabi ki bir Audrey Hepburn, bir Rahmi Koç gibi de yaşlanabilir insan. Ya da Ajda Pekkan. Benjamin Button o da mübarek. Yine de insan çevresinde gördüğü örneklere bakıyor. Diğerleri çok uzak geliyor. Uzaylı gibi. Biz sıradan insanlar ise sıradan yaşlılar olacağız sanki. Bilmiyorum. Hayat bu işte. Böyle de bir döngüsü var. Yaşlılığını görememen de mümkün. Binlerce ihtimal var. Sanırım en iyi hiç düşünmemek.

Bunları düşündüm aşağıdaki resimlere bakınca. Herşeyi geçtim de en korkutucusu yaşlanınca aynaya bakıp gördüğünden memnun olmamak ve yaşadığın hayattan pişmanlık duymak olurdu herhalde.

Umarım dolu dolu geçer bize biçilen ömrümüz. Umarım her anın tadını çıkarırız. Her bir seçimimizin o anki biz için en doğru seçim olduğunu kanıksar kendimizi yargılamadan kabul edebiliriz.






kaynak: http://www.behance.net/tomhussey/Frame/329834
Novartis'in 'Reflections' kampanyası için fotoğrafları Tım Hussey çekmiş.





16 Ekim 2011 Pazar

Seni tanıyorum

En iyi en düşünceli kocaya sen sahipsin.
Senin çocukların en güzeli en akıllısı.
Ikea'nın beyaz mobilyalarına kattığın dokunuşlarınla en güzel ev senin.
Her köşede dantellerin, puantiyelerin.
En bir styling uzmanı sensin.
DIY diye önüne geleni kesip biçersin.
Ya canon kullanırsın ya nikon.
Farketmez, çektiğin her resim bir ikon.
Hem çalışır hem annelik yaparsın.
Yatakta nasılsın bilmem ama bence sen süper kadınsın.
Yemeklerin de şahane.
Mutfağından eksik olmaz biberiye ve nane.
Arkadaş çevren de çok geniş.
Sürekli sosyal mecralardasın.
Tüm hayatını paylaşır bir gıdım kendine saklamazsın.
Sözde, yüzünü göstermeyip özelini koruyorsun.
Bence sen gizli gizli ünlü olma hayalleri kuruyorsun.

11 Ekim 2011 Salı

Lana Del Rey - Video Games

Bu dudaklardan bu şarkıyı beklemezsin ama olmuş işte. Ben de şaşkınım...


9 Ekim 2011 Pazar

Rahatsiz etmeyin

Bu aralar bununla mesgulum. 4 saatte bir biberonla doyurup, gazini cikarip pamukla midesini ovup, cisini kakasini yaptiriyorum. Onu buldugumda yaklasik 2 haftalikti. Vicdansiz bir insanin, annesinin koynundan alip karton bir kutu icinde parka biraktigi, vicdansiz bir veterinerin ustune kalmasin diye elini bile surmedigi, soguk tasin ustunde yari acilmis gozleriyle surunurken cigerlerini yirtarcasina bagiran avucumun yarisi kadar bir can.
Ama o da can iste. Hayata simsiki tutunmus Dokunmaya kiyamiyorsun incitirim diye. Biberona minik patileriyle sarilirken kulaklari kelebek kanatlari gibi acilip kapaniyor. İzlemeye doyamiyorsun. Elinde tutarken kalp atislari oyle hizli carpiyor ki tenine, hareket edemiyorsun. Oylece durup izliyorsun. Tam o anda orda oluyorsun. Sevgi tasiyor kalbinden, onu simsicak tutmak istiyorsun.
Cok yorucu bir yandan da. Cok emek istiyor. Dayak yemis gibi agriyor vucudum. Uykumu hic alamiyorum. Evden uzaklasamiorum. Ama bir nedeni var ki o burada. Bize birseyler ogretiyor. Dogaya borcumuzu azicik da olsa oduyoruz diye avunuyorum. Onu beslerkenki huzur anlarinda dinleniyorum.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Melancholia

Sinema filmleri için kullanılan 'görsel bir şölen' klişesi vardır ya, işte bu film tam da o lezzette.

Lars Von Trier'in yönettiği ve bir başka klişe ile yıldızlar geçidi olan film konusu ve ağzımıza aşağıdaki trailer ile sürdüğü bir parmak bal ile heyecanla beklenenler listesinde en üst sıraya oturdu.

Tablo gibi çekimler, ve tek başına bile yeterken hepsi bir arada gelip günümüzü aydınlatan oyuncular. Tam da ağzımıza layık.

Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Kiefer Sutherland, Charlotte Rampling, John Hurt, Alexander Skarsgård ,  Stellan Skarsgård...

Küçük bir not, True Blood'ın Erich Northman'ı bu filmde babası ile oynama şansını da yakalamış.

Hikayeye gelince, birdenbire peydah olan yeni bir gezegen dünyaya çarpmak üzeredir. O sırada arası limoni olan kızkardeşlerden biri evlenmektedir. Ve olaylar gelişirken, ilişkiler daha da gerilir.

30 Eylül 2011 Cuma

Dark Shadows

Heyecanla bekliyorum. Başka da heyecanlı birşey yok zaten.

Bu arada True Blood'daki Pam'i kime benzettiğimi buldum. Resimde en sağda Michelle. Hala çok güzel. Pis kadın.


16 Eylül 2011 Cuma

Bana Rock Nedir, Anlat.

Rock sadece bir müzik akımı değildir. Hayata, sisteme ve sistemin kölesi insanlara karşı bir duruştur. Agresiftir. Tepkiseldir. Karşıdır. Protesttir. Söylemek istediğini kafanıza kazır. Düşündürtür. Tepkimeyi sağlayan katalizördür.

Anlık değildir rock, ya da sezonluk. Süreğendir. Döngüseldir.

İşte bu yüzden Rock'a ait herhangi birşey, kapitalist sistemin bir köşesinden, tüm söylemlerinin aksine sinsice güldüğünde, en iyi dostum beni sırtımdan bıçaklamış gibi oluyorum.

Jane's Addiction'ın Perry Farrel'ının 'Married to Rock' isimli, Rock starlar ile evli koca memeli kadınların gerçek yaşam kesitlerini gösteren reality showda bulunması da işte böyle bir ihanet Rock'ın Ruhuna.

Bunca sığlık, 4 Ekim'de çıkacak yeni Jane's Addiction albümünü gölgelemiyor aşağıdaki videodan anladığım kadarıyla.


15 Eylül 2011 Perşembe

Hissiyat

Hissetiklerini çok güzel ifade ediyor olman, hissetiklerinde haklı olduğun anlamına gelmez.

Fenerbahçe Parkı'nın Kral Kelebeği 

14 Eylül 2011 Çarşamba

Kırılan Testi Tamir Olmaz

Hakim Nesrin Merih Göçer’in karar metni gönüllerimize biraz da olsa su serpmedi mi?


Dava konusu yazıda, Defne Joy Foster'ın evli ve çocuklu olduğu belirtilerek başka bir erkeğin evinde ölmesi nedeniyle ahlaki sorgulama yapılmakta "su testisi su yolunda kırılır" diyerek sürekli böyle bir hayat sürdüğü imasıyla bütün geçmişi zan altında bırakılmaktadır.
Oysa özel hayat gizlidir. Ölen kişinin tanınan biri olması özel hayatının ve ahlaki değerlerinin kamuoyu ile bu şekilde paylaşılması ve tartışılmasını gerektirmez.
Bu olaydan en olumsuz şekilde etkilenecek ilk kişi olan davacı eş ölüm olayının şekili ve meydana geldiği yer ile ilgili olarak ve eşi hakkında hiç bir yerde konuşmamış bir ithamda bulunmamıştır.
Davalı yazarın, yaşı mesleki kıdemi yaşam tecrübesi göz önüne alındığında dava konusu yazıda Defne Joy Foster için kullandığı ifadelerin eş ve anne olan davacıları incitebileceğini düşünmesi gerekir.
Yazıda 18 aylık bebeğin, bababasından annesini anlatmasını istediğinde, babasını ona ne anlatacağı konusunda tasa tasa dile getirilmesine rağmen bu yazının o bebeğe annasiyle ilgili annesiyle ilgili bırakılan en ağır yazılı belgelerden biri olduğu da bir gerçektir.
Ölüm olayının meydana geldiği evde bulunan dava dışı üçüncü şahıs için kullanılan "Sor bakalım kerataya, evli barklı çocuklu kadını niye götürmüş evine" biçimindeki üçüncü şahıs için belli belirsiz bir sempati ve olayı hafifseme ve ayrımcılık içeren idafelerle birlikte yazı bir bütün halinde değerlendirildiğinde Defne Joy Foster'ın aşağılandığı ve eş ve anne olan davacıların en yakınlarına yapılan bu ithamlar nedeniyle manevi tazminat isteyebilecekleri düşünülmüş olup takdiren 10,000,00'er TL manevi tazminatın yayın tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalılardan alınıp davacıya verilmesine dair kararın taraflara tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde temyizi kabul olmak üzere karar verildi.

http://www.haberturk.com/medya/haber/668951-hincal-uluca-su-testisinden-tazminat-cezasi


Ölünün ardından konuşmak 20.000 TL. Hıncal'ın rezil oluşunu izlemek, paha biçilemez!

12 Eylül 2011 Pazartesi

True Blood

Ağır spoiler içerir.

4. sezon da gene çabucak ve saçma sapan bitti. Ortalık kan gölüne döndü. Vampirler kurt adamlar yetmedi. Panter adamlar, periler cadılar ve medyumlar türedi. 5. sezonda elfler ve hobbitler gelecek diyorlar, ben bilmem artık. Hatta 500 yaşındaki vampirlerin bile kalbini kazanan, kurt adamların kanını kaynatan Sookie ormanda 7 hobbitle beraber yaşayacakmış artık.
En bi güneyli aksanlı Tara umarım ölmüştür. Saçları uzayınca biraz insana benzemişti ama olmasa da olur bence. Şimdi birileri onu vampir yapıp, döndürmesin hayata.
Dizinin en düzgün aşk hikayesinin kahramanı Jesus da öldü. Artık Lafayette'in kıvrık kirpiklerinden dökülen yaşları izler dururuz.
Jessica ve Jason. Bilemedim. Sookie'nin Eric ve Bill'den aynı anda ayrılması ile yeri boşalan çıplak sahnelere bu ikili oturacak herhalde. Ama Hoyt'a yapılır mı bu ya. Yazıktır.
O şerif, onun V bağımlılığı ve kurmaya çalıştığı aşk hayatı zerre kadar umrumda değil. Neden inatla böyle yan hikayeler kuruyorlar anlamadım.
Ayrıca senede 3 ay yayınlanan dizi mi olur ya? Bu ne saçmalık. E izleme o zaman sen de. Ama ben bunlardan bir şekilde besleinyorum. Yalanını yiyim. Kitabını okumaktan daha iyidir en azından. Peki, izle sen. Nasıl olsa önünde 10 ay var yeni sezona kadar. Peki ben 'the vampire diaries' ile idare ederim o arada. 16 yaşındaki liseli kıza aşık 500 yaşındaki iki vampir kardeş. Onca kanı içiyorlar ama beyinlerine kan gitmiyor bunların yemin ederim.

Ve True Blood'ın tek güzel şeyi; Jeneriği

müzik: Jace Everett, Bad Things

10 Eylül 2011 Cumartesi

8 Eylül 2011 Perşembe

Açık Havaya Kavuşan Şempanzeler

Ver müziği, ver gazı, yine gözüme toz kaçtı.

Şimdi bu şempanzeler ayaklanıp dünyayı maymunlar cehennemine çevirseler, haksız mı olurlar?

6 Eylül 2011 Salı

Sıkıntı ve Muz Kabuğu

Oturdum “Pretty Little Liars” diye saçma sapan bir dizi izliyorum. 4 ergen kız, gruplarının 5. üyesinin gizemli ölümünün ardından kendisine A. diyen ve maktulün kızlar hakkında bildiği herşeyi bilen sikko bir stalker tarafından canlarından bezdirilmektedir.
Tipik bir Amerikan kasabasında tipik suburb high schoolda okuyan genç kızlarımız, diğer birçok amerikan gençlik dizisinde olduğu gibi, sürekli temalı partiler peşinde yüksek topluklar üstünde koşarken, bir yandan da arkadaşlarının ölümü üzerindeki sır perdesini aralamaya çalışırlar. Ancak 2 sezondur kim olduğunu çözemediğimiz A. ile beraber başkaları da bu perdeyi sonuna kadar kapalı tutmak istemektedir.
Tabi ki kızlarımızın aşk hayatları ve boylarından büyük lafları da dizinin çeşnileri olarak ekrana yansımaktadır. Süper hiper anlayışlı aileleri tarafından el bebek gül bebek büyütülen kızlarımız, araba tepesinde, marka ayakkabılar içinde bunca şeyin arasında bir de ders çalışmaktadırlar.
Sokakta giydikleri ayakabıları ile yataklarının üstüne yatmaktan hiç çekinmeyen kızların rahatlığı, herşeye burunlarını sokmayı kendilerinde hak görmek gibi bir özgüveni de beraberinde getirmektedir. Burda ne dedim bilmiyorum ama yaklaşık böyle birşeyler işte.
2.sezon devam ediyor. 13. bölüm de ekimde yayınlanacakmış. Bayram arası mı vermişler anlamadım. Bu da bitince gene kaldım ortada. Zamanımı böyle öldürmekten çok keyif alıyorum. HDR renklerinde reklam tadında yalan dizilere bakıp elbet birşeyler alıyorumdur diye düşünüyorum. Lütfen üzerime yargılarla gelmeyin.

Sıkıntı ve muz kabuğu demişken. J.D. Salinger'ın bilinmeyen hayatı hakkındaki 'Üzüntü Muz Kabuğu ve J.D. Salinger'' adlı kitabı çıkar çıkamz aldım ama hala başucumda okumak üzere saklıyorum. Ne tutuyor bilmem. Araya hep başka şeyler giriyor. İşte böyle küçük yalancı kızların sığlığından, Salinger'ın doruğuna uzanan bir kültür denizinde yüzüyorum.

Dediğim gibi. Bana yargılarla gelmeyin.

4 Eylül 2011 Pazar

Benzerler

Kafalar aynı değil mi tamamen?

Ben bu zavallı kızcağıza da pek acıyorum. Böyle delirdi para şöhret falan derken. Medyanın kuklası oldu. Her hareketini ayrı pazarladılar. Artık kendine ait değil, insanlara ait. İşte bu yüzden ben pop star olmadım. Bilin istedim.

Britney Spears vs. 'Charlie Bit Me'nin Charlie'si

30 Ağustos 2011 Salı

Yolda

Yol akip giderken sen izleyici olabilirsin. Mudahele edemezsin. Sadece gorur ve degerlendirirsin. Oyle bir nokta gelir ki degerlendirmeler de sona erer. Artik Sadece yol vardir. Ama sen onu izledigin icin vardir. Sessiz bir gozlemci olarak "yolu" varedersin.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Koyun

Fethiye'nin merkezine gidiyorduk. Daha bayram degil ya, yollar kalabalik degildi henuz. Gidis gelis toplam 2 seritli yolda ilerlerken karsi seritin ortasinda yaklasik 10 koyunluk bir suru gorduk. Hepsi boyunlarini asagiya egmis ve simsiki birbirlerine sokulmuslardi. Asla bir tanesi bile kafasini kaldirip yola veya gelip gecen hizli arabalara bakmiyor, bakamiyordu. Orada oyle caresizce bekliyorlardi. Bu goruntu oyle bir metafordu ki, hem kisisel hayatimi hem de sevgili yalniz ulkemi tanimlayabilirdi.

Ertesi gun ayni yoldan gectigimizde yolda kan izi veya koyun lesi yoktu cok şükür.

İste hayat boyle devam ediyor. Bazen yolun ortasinda kaliyorsun. Tehlikenin kucaginda. Kafani kuma gomup görmezden gelince kurtulacagini saniyorsun. Sahiden de bazen kurtulabiliyorsun. Bu asla bir tavsiye olamaz. Sadece hayat geciyor iste.

Bir de simdi Yeni Turku caliyor.

Dun gece sen uyurken,
Yuregim bir yildiz gibi
Baglandi sana
Destina

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Duck Man

Bu haber gözlerime toz kaçmasına sebep oldu.
'Yok hayır ağlamıyorum. Gözüme toz kaçtı' şeklinde.


18 Ağustos 2011 Perşembe

Nedir bu kadar önemli olan?

Herkes cep telefonu kulağına yapışık yaşıyor. Kerhane telefonu gibi sürekli çalıyor telefonlar.

Çalışmıyorsun, etmiyorsun bu kadar acil olan ne? Ulaşılamaz olamaz mısın be kadın? 10 sene önce telefonun mu vardı? Nasıl bu kadar kolay adapte oldun telefona? Elin kolun da değişecek yakında telefon şeklini alıcak.

Doktor değilsin, doğum yapacak hastan yok, neden o telefon uçak havaalanına girdiğinde daha motoru kapanmadan açılıyor? Nedir acelen? Niye o telefon bip bip ötüyor mesaj sesleriyle. Niye benim hayatımı tehlikeye atıyorsun? Cep telefonu uyarı lambası daha sönmemiş, kendinde bu hakkı nasıl görüyorsun?

Neden özel konuşmalarını dışarıda yapıyorsun? Evin yok mu? Veya eve gidene kadar bekleyemiyor musun? Bizim ilgilendiğimizi mi düşünüyorsun?

Ayrıca neden bağıra bağıra konuşuyorsun?

Neden minnacık bebeğin eline telefon veriyorsun? Neden kendin oyalayamıyorsun çocuğu da radyasyon canavarına talim ediyorsun?

Tiksindim billa hepinizden.


15 Ağustos 2011 Pazartesi

Hayır Olsun İnşallah

Çok acaip rüyalar gördüm yine sabaha karşı.

Tavuk kanadı gibi birşey yiyordum iştahla bir restoranda. Ama elim kadar kocamandı kanatlar. Hiç sorgulamıyordum nedir bu diye. Sonra mutfağın kapısı aralandı. Beyaz ördekler vardı badi badi yürüyen. Beyaz kıyafetli bir aşçı kaptı birini aceleyle. Kanadını kesiverdi kocaman bıçakla kırt diye. Ördek ayaklarının üstünde dikilip can havliyle bağırdı. Gagası kocaman açıktı. Gözleri ne olduğunu anlamaz bakıyordu. Kustum yediğim kanatları, akan kanları görünce.

Sonra başka birdeydim birden bire. Küçük bir kız vardı bana doğru gelen. Kucağında minicik bir yavru kedi ile. Rüya ya işte, biliverdim, kedi birazcık hastaymış, bana getiriyormuş minik kız ben onu iyi edeyim diye. Mutlu oldum birden, bu kediyle kaderimiz ortakmış sandım. Sonra birden gökyüzü karardı, iki kocaman kanadın gölgesi düştü yere. Dev bir beyaz martı kapıverdi minicik yavru kediyi. Derinden bir miyk sesi duydum, ama çoktan gözden yitmişti kedi. Küçük kıza çok sinirlendim birden. Sahip çıkamamıştı küçücük kediye. Sonra düşündüm, kızın kendi de küçücüktü. Kızamadım. Sadece üzüldüm.

Ve mekan değişti yine, bu sefer bir okuldayım. Gökyüzünde UFO'lar vardı. Işıkları sağda solda belirip kayboluyordu. Dünyayı istilaya gelmişlerdi. Acilen saklanmamız gerekti. Okulun altında bir sığınak vardı. Çocukları oraya toplamamız gerekliydi ama sadece acil durum çantası olanları. Tek tek içeri aldık onları. Sonra ben kendi çantamı bulmak için okulun yüksek tavanlı koridorlarında gezmeye başladım. Bir çalışma masasında benimle ilgili belgeler vardı. Baktım babamın çalışma masası. Hüzün çöktü üzerime. Birisi orda babamı anlatıyordu. Ona demiş ki babam “Nefes en büyük hediyedir insana”. Sonra lafı toplarlayamadığı her zaman olduğu gibi “Allah hayır etsin” diye eklemişti. Yürümeye devam ettim. Balo kıyafeti ile birkaç genç kadın gördüm. Sığınağa partiden sonra geleceklerini söylüyorlardı. Kendime acıdım. ‟Hayatı kaçırdım, yaşamayı hiç bilemedim” diye. Ağlıyordum sonrasında bir köşede. Babama mı yoksa kendime mi ağladığımı bilemeden.

Sınıfları dolaştım. Birkaç tane acil durum çantası buldum. En azından birkaç çocuğu daha alabilirdik sığınağa böylece. Ve sonra o en zor soru geldi. Hangi çocuklara vereceğiz çantaları peki? Nasıl seçeceğiz hangilerine yaşam hakkı verileceğini?

“Mavi kıyafeti olanlar dedim. Onlara verin çantaları.”

14 Ağustos 2011 Pazar

Morrissey - Everyday is Like Sunday

Morrissey'i veya the Smiths'i fazla tanıtma cüretini göstermeyeceğim burada. Biri diğeri olmadan ağza bile alınamayan bu yüce insanı ve 5 yıl hayatta kalan bu yüce oluşumu herkes kendi keşfetmeli.

Kendimi fazla tutmadan ancak şunu söyleyebilirim ki; şarkıcı, söz yazarı, ozan, yazar, hayvan hakları aktivisti ve vejetaryanlık savunucusu Morrissey'in en yabana atılmayacak özelliği kulak kanallarından ahenkle dans ederek içeri giren bariton sesi

Kimilerinin itinayla sakındığı 80'ler müziğinden geriye kalan bir şaheser, benim üzerimde, beni olduğum yerden bir hortumla çekip kendi kişisel tarihimin tozlu çekmecelerine götüren bir şarkı geliyor şimdi.

1988 çıkışlı Viva Hate Albümünden 'Everyday is Like Sunday'



p.s: Video klipteki kartpostala yazılan 'MEAT IS MURDER'*  The smiths grubunun aynı adlı albümüne bir gönderme olup, Morrissey bu albümle beraber, grup üyelerinin et yerken fotograflarının çekilmesini yasaklamıştır.

*Meat is Murder: ET CİNAYETTİR.

Şarkı Sözleri


Trudging slowly over wet sand
Back to the bench where your clothes were stolen
This is the coastal town
That they forgot to close down
Armageddon - come Armageddon!
Come, Armageddon! Come!

Everyday is like Sunday
Everyday is silent and grey

Hide on the promenade
Etch a postcard :
"How I Dearly Wish I Was Not Here"
In the seaside town
...that they forgot to bomb
Come, Come, Come - nuclear bomb

Everyday is like Sunday
Everyday is silent and grey

Trudging back over pebbles and sand
And a strange dust lands on your hands
(And on your face...)
(On your face ...)
(On your face ...)
(On your face ...)

Everyday is like Sunday
"Win Yourself A Cheap Tray"
Share some greased tea with me
Everyday is silent and grey


11 Ağustos 2011 Perşembe

Somali'de 3 Aç Türk

Somali'li korsanlar tarafından kaçırılan M/T Olib G gemisinin 15 Gürcü, 3 Türk mürettabatı Eylül 2010'dan beri serbest bırakılmadı. 3 aydır haber alınmayan mürettabat için, gemi sahipleri paraları bittiği için fidye ödeyememişler. İşin devlet tarafından çözülmesi gerekiyor.
Esir tutulan mürettabat'tan Fuat Özçelik'in ablası tarafından hazırlanan blogda detaylar mevcut. Dilekçe gönderip destekte bulunabiliriz ve böyle bir konudan geç de olsa haberdar olabiliriz.
Bu kaçırma hikayelerinin Somali'li korsanlardan ziyade sigorta şirketlerinin işine yaradığına da uyanalım artık. Hayatımız çok ucuz. Ve bu çok korkutucu...

http://somalide3acturk.blogspot.com/



10 Ağustos 2011 Çarşamba

Kıyamet Kopsun Bence

Artık uyanmamız lazım.
Toplu bir şekilde aynı şeyi istersek olur.
Dünyanın aydınlanması için önce gözlerinizi açın.

http://www.hazirtv.com/21021-silinmeden-herkez-izlesin.html


 

 

 

 

 

 

 


8 Ağustos 2011 Pazartesi

Benzerler

Ahan da bir tane daha yakaladım.

Yalnız ben bu sağdaki kadıncağıza pek acıyorum. Kocasının gözü dışarıda diye, 50 yaşından sonra estetik ameliyatlar serisine başlayan kadının sonu malesef bir ajda olamamış. Kadının döktüğü onca paraya anca botokslu ve tüysüz bir iran kedisine benzetmişler.


Bülent Ersoy vs Jocelyn Wildenstein

5 Ağustos 2011 Cuma

Benzerler

Ama çok benziyor ki bunlar...

Jason Schwartzman vs. Peker Açıkalın


Ami Pietz vs. İdil Fırat

3 Ağustos 2011 Çarşamba

İş arayanların dikkatine

  • Yoğun çalışma temposu
  • Esnek çalışma saatleri
  • Dinamik çalışma ortamı

Bunların hepsinin, “Akşamın sabahın belli olmayacak. Verdiğimiz üç kuruş paranın karşılığını sonuna kadar alacağız. Mesai saati 9-6'dır diye birşey yok, mesai bitmez. Eve gidince evden de çalışacaksın. Telefonun 24 saat açık olacak, ulaşılabilir olacaksın. Maillerine cevap vereceksin.”

demek olduğunu herkes biliyor değil mi?
Bilmeyen varsa öğrensin.

Ha bu arada, esnek çalışma saatleri her zaman ilk noktaları sabit kalıp, sona doğru esnerler.

2 Ağustos 2011 Salı

Afrika'ya yardım etsek

Çok utanıyorum. Dün akşam 2 dilimini bıraktığım pizzanın üzerine açgözlülüğümden bir de tatlı yedim. Onun da yarısını bıraktım. Utancımdan ağlamak üzereyim.

https://www.yeryuzudoktorlari.org/

Yeryüzü Doktorları, Afrika Boynuzu ülkelerinde yüzyılın en büyük iklim felaketinden etkilenen 12,5 milyon insana temel sağlık ve gıda yardımı götürmek için yola çıktı.  
Afrika Boynuzu ülkelerinde son 60 yılın en büyük kuraklık ve kıtlığı yaşanıyor. Bölge ülkelerindeki yaklaşık 12,5 milyon insanın hayatının devamı bir an önce bölgeye ulaşması gereken yardımlara bağlı. Başta afetten en çok etkilenen Somali halkı olmak üzere insanlar Kenya Dadaab ve Etiyopya Dollo Ado Mülteci Kampları’na doğru akın ediyorlar. Şu ana kadar yaklaşık 1,5 milyon insan evlerini terk etmiş durumda. Üç kamptan oluşan Dadaab Mülteci Kampları Somali-Kenya sınırına 80 km uzaklıkta. 1991’deki kıtlık döneminde BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından kurulan kampların kapasitesi 90.000 idi. Bugün, nüfusu  400.000’e yaklaşan Dadaab, dünyanın en büyük mülteci kampına dönüşmüş durumda. Kamplara her gün, en az yarısı çocuklardan oluşan 1300 kişinin ulaştığı belirtiliyor. Kamplara gitmek için yola çıkan yüzlerce insan yollarda can veriyor. Haftalarca yürüyerek yardım kampına ulaşmayı başaranlar insanlar açlık ve hastalıkları ile birlikte bir de çocuk ve yakınlarını kaybetmenin travmasını yaşıyorlar. Kamplara ulaşabilen özellikle çocukların bir kısmı ise kampa kabul anlamına gelen sarı bileklik almak için sırada beklerken hayatlarını kaybediyor. Kamplara giremeyenler ve uluslar arası yardım alamayan Kenya ve Etiyopyalı yerli halk da mağdur durumda.
 Yeryüzü Doktorları ‘Afrika’ya Hayat Operasyonu’nu başlattı. Bölgeye temel sağlık hizmetleri, gıda ve ilaç yardımı götürüyor.
6 Kişilik ailenin bir aylık ihtiyacını karşılayacak olan ‘Hayat Paketi’ bedeli: 150 TL. Bu paketin içinde Acil Sağlık Destek Kiti ve temel gıdalar bulunuyor (10 kg pirinç, 6 kg buğday, 12 kg un, 5 kg şeker, 5 kg kuru fasulye, ½ kg tuz, ½ kg çay, 5 lt sıvı yağ, 2 kg süt tozu ve ihtiyaca göre verilecek ilaç ve tıbbi beslenme preparatları)
 Yeryüzü Doktorları aracılığı ile yardımlarınızı ulaştırmak için www.yyd.org.tr sitesinden ‘AFRİKA’YA HAYAT OPERASYONU’ başlığı altında online ya da hesap numaralarımıza banka havalesi yolu ile bağış yapabilir.


Online bağış için link aşağıdadır
https://www.yeryuzudoktorlari.org/bagis/

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Ben Tekim

Ne içtin sen? Yazık bir tane de arkadaşı yok ki şöyle vursun suratına tokadı atsın kızı sırtına kaçırsın ortamdan. En son biri taksiye atmış ama sanki yeterince rezil olmasını beklemiş gibi.

Bak bak yukarıya bak
Allah biirrrrr
Ben tekkimmm

Tekim ben
Beeen tekim

31 Temmuz 2011 Pazar

Dexter 6. sezon

2 Ekim'i heyecanla bekliyorum. Aslında hayır beklemiyorum. Zaman kendiliğinden akıyor ve ben birşekilde karşıma çıkmadıkça hatırlamıyorum. Ama karşıma çıkınca “A ne güzel Dexter'ı izleyeceğiz” diye seviniyorum. Canım Dexter gülüm Dexter. Üstelik bu sezon Kaptanların kaptanı Adama da dizide yer alacak. 6. sezon fragmanını da Marilyn Manson'ın yorumladığı “Personal Jesus” ile süslemişler. Pek şahane olmuş.
Ne diyordum. Heyecanla bekliyorum.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Senin Kedi Canını

Ele bak yarebbim yaaaa.. O karizma nedir? Peki ya o asalet? John Trovolta mısın, cumartesi gecesi ateşi misin nesin sen kedi canını yedigimin kedisi?

29 Temmuz 2011 Cuma

Açık Deniz

Haybeye konuşuyorum ben aslında. Dediklerim bir yere ulaşmıyor. Niyetim de o değildi aslında başlarken  ama yine de garibime gidiyor.
Şişe içinde denize atılan notlar gibi tüm bunlar. Çok açık bir deniz burası. Hiçbir karaya vurmuyor şişeler. Yakınlardan da bir gemi geçmiyor.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Aman ters gitmeyelim

Geçen aylardan birince ünlü bir dondurmacıda, morarmış gözlü bir garsonun getirdiği çayı içmeden kısa bir tereddüt anı yaşadım. Aklıma direkt fight club geldi. Üstüne Ajan Tuppence ile başka bir pastane de otururken, masamızla ilgilenen garsonla pek ters gitmememiz gerektiği konusunda hemfikir kaldık. Ne de olsa mutfakta neler olduğunu asla bilemeyiz ve sidikli çay içmeyi de hiç istemeyiz.


27 Temmuz 2011 Çarşamba

Klima ağrılarına çözüm

İnsanlar ikiye ayrılır. Klima sevenler ve sevmeyenler.

Tüm çevresel sorunlarını bırakıp, kendi adıma konuşursam, klimanın yapay havasını çok sevmediğim için öncelikli tercihim değildir. Mesela havaların ilk ısındığı zamanlarda daha çok arabanın camından esen rüzgarla serinlemeyi tercih ederim. Ama temmuzun şu kavurucu sıcaklarında, arabada klima çalışmazsa nefes dahi alamıyorum.

Ev ortamında ise tüm camları açıp cereyan yaratma suretiyle hayatta kalmaya çalışıyorum. Tembel hayvandan hallice hareket ediyorum ve bol bol soguk su iciyorum. Bunlar da eriyip koltuğa yapışmama engel oluyor sanırım. Ama ne yaparsam yapayım klimayı açmak aklıma gelmiyor. Salonda ve yatak odasında klima var. 2 senedir yaşadığımız evin yatak odasındaki klimanın bantlarını daha gecen haftaki temizlikte söktürdüm. Onun orda olduğunun farkında bile değilim. Her sabah yatağa yapışmış halde uyanıyorum ve klimayı hatırlıyorum. Gece yatarken gene unutuyorum. Bir de üstelik, üstümü örtmeden uyuyamama sorunsalım var. Eskiden belden aşağım tamamen örtülü olmalıydı. Şimdi sırf kalça bölgesi de olsa bir örtünme zorunluluğu hissediyorum. Bu ihtiyacı neden duyduğumu hiç anlayamadım. Bir edep haya duygusu mudur, bir korunma ihtiyacı mıdır, ya da sadece eski bir alışkanlık mıdır bilmem.

Daldan girip budaktan çıkan klima mevzu geçen gün manikür yaptırdığım salonda çalışan kızdan takıldı aklıma. Çalışırken tam sırtına klima vurduğu için rahatsız olup klimayı kapatan kız bana mızmızlanmaya başladı. Sonra bu klimadan kaynaklı sırt tutulmalarına en iyi çözümün benim şişe çekmek diye bildiğim kendisinin bardak çekmek diye iddia ettiği kocakarı tekniği olduğunu iddia etti. Sanırım her ikisi de kullanılıyor. Her neyse kızcağız en son bardak çektirdiğinde, eliyle bardağın 3/4'nü işaret edip, “buraya kadar çıktı etim inanır mısın? Demek ki o kadar dokunmuş klima” dedi. Bu konuya çok hakim olmamakla beraber, rahatsız olan kısmın bardağın içinde yükselmesi bana süper saçma geldi. “O çıkan sırt yağların olmasın sakın?” diyemedim tabi. Kate Moss'a bardak çeksek öyle bir yükselme olur mu allasen?

Neyse, sonra bana çalışıp çalışmadığımı sordu. Çalışmıyorum diyince, “haa çalışsaydınız size de tavsiye edecektim. sırt ağrılarına falan iyi geliyor çünkü” dedi. Burdan anladığım üzere, çalışmadığım için sırt ağrısı bile çekmeye hakkım yok a.q.

Dikkat, popolu resim.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Yapmacık

Kuaför berber salonlarında çalışanların müşteri yanında birbirlerine “Hanım / Bey” diye hitap etmelerini bir tek ben mi yapmacık buluyorum? Sokak arası mahalle kuaföründen kurumsal banka çağrı merkezi inceliği bekleyen mi var ki?

22 Temmuz 2011 Cuma

Crazy Cat Ladies All Around the World

Bu video da tüm kedi delisi kadınlara gelsin...
Ağlama kuzuciğim, hepimiz aynı hisleri paylaşıyoruz. Sadece senin kadar komik değiliz.



21 Temmuz 2011 Perşembe

Bizim niye diner'ımız yok

Amerikan dizi ve filmlerinde mahallenin/kasabanın uğrak yeri diner konseptinin hastasıyım. Böyle bir samimiyet hiçbir yerde yok. Sanki evin misafir odası gibi. Sabah kahvesinden öğle yemeğine, akşam yemeğinden gece içkisine kadar değişik seçenekler. Bazen danslar, bazen canlı müzikle rutini kırıp, çoğunlukla iş/okul çıkışı arkadaşlarla bir araya gelme, ya da yeni arkadaşlıklara yelken açma halleri. Eve yakın olması da cabası. Zaten yollar geniş oralarda. Trafik de yok. Amerikalı gençlerin kendilerini kurtarıp büyük şehirlere kaçmak istedikleri kasabalarda ben yaşamak istiyorum.

Ah Amerikan dizileri, bizi siz mahvettiniz. İzledikçe hep burda olmayan şeyler istettirdiniz.

19 Temmuz 2011 Salı

Daha Daha Naber

En iyi niyetle sorulan “ee sen neler yapıyorsun?” sorusu, şu aralar benim sinirlerimi tepeme çıkarmaya yetiyor. Bu konuda çok hassaslaştım. Tamamen benimle ilgili olduğunu bilmem hislerimi değiştirmeme yaramıyor. Çok hisliyim be bilog...

14 Temmuz 2011 Perşembe

The Butterfly Circus - Kelebek Sirki

Nick Vujicic, Sırp asıllı, Avustralya doğumlu ve yaşama olan bağlılığı ve sevgisi ile sizi utandıran bir adam. Doğuştan kolları ve bacakları olmayan Nick şu anda vaiz ve motivasyon konuşmacısı olarak çalışıyor. Daha önce yaşamı nasıl da sevdiğini söylediği aşağıdaki videoyu izlemiştim.



Sonra şans eseri 20 dakikalık bir kısa filmde karşıma çıktı Nick Vujicic. Joshua and Rebekah Weigel çiftinin ortak yapımı olan ödüllü filmde Will karakteri ile ilham vermeye devam ediyor. Filmi şu anda kadar 10 milyon kişi izlemiş ve şu anda uzun versiyonu da çekilmekte. Resmi sitesinden izleme imkanınız var Tavsiye ederim.




12 Temmuz 2011 Salı

The Waterboys - Red Army Blues

1983 İskoçya çıkışlı grup, solist Mike Scott tarafından kurulmuştur. Şarkı sözlerinin çoğunu Mike Scott yazmıştır. Mike Scott'ın kişisel ilgili alanları olan ezoterizm ve paganizm şarkılarında yer bulmaktadır. 1993-2000 yılları arasında Mike Scott solo çalışmıştır ama grup ile aralarındaki organik bağ hiç kopmamıştır. 2000 yılında tekrar biraraya gelen grup 3 albüm çıkarmış ve konser turnelerine devam etmiştir.

Grubun Diskografisi


The Waterboys:
1983 - The Waterboys
1984 - A Pagan Place
1985 - This Is the Sea
1988 - Fisherman's Blues
1990 - Room to Roam
1993 - Dream Harder
Mike Scott:
1995 - Bring 'em All In
1997 - Still Burning
The Waterboys:
2000 - A Rock in the Weary Land
2003 - Universal Hall
2007 - Book of Lightning

1984 tarihli 'A Pagan Place' albümünde yer alan 'Red Army Blues' isimli şarkı İkinci Dünya Savaşı'na katılan genç bir Sovyet askerinin yaşadıklarını kendi ağzından anlatmaktadır. Şarkının sözlerinde savaşın anlamsızlığına ve vatanseverlik adı altında gencecik çocukların nasıl ölüme gönderildiğine çarpıcı bir şekilde dikkat çekilmiştir.




Şarkı Sözleri


when i left my home and my family
my mother said to me
'son it's not how many germans you kill that counts
it's how many people you set free'


so i packed my bags
brushed my cap
walked out into the world
seventeen years old
never kissed a girl


took the train to voronezh
that was far as it would go
changed my sacks for a uniform
bit my lip against the snow
i prayed for mother russia
in the summer of 43
and as we drove the germans back
i really believed
that god was listening to me


we howled into berlin
tore the smoking buildings down
raised the red flag high
burnt the reichstag brown
i saw my fist american
and he looked a lot like me
he had the same kind of farmer's face
said he come from some place
called hazard, tennessee


then the was was over
my discharge papers came
me and twenty hundred others
went to stettiner for the train
kiev! said the commissar
from there your own way home
but i never got to kiev
we never came by home
the train when north to the taiga
we were stripped and marched in file
up the great siberian road
for miles and miles and miles and miles
dressed in stripes and tatters
in a gulag left to die
all because comrade stalin was scared that
we'd become too westernized!


used to love my country
used to be so young
used to believe that life was
the best song ever sung
i would have died for my country 
in 1945
but now only one thing remains
but now only one thing remains
but now only one thing remains
but now only one thing remains
the brute will to survive

10 Temmuz 2011 Pazar

Hayat çok tuhaf, vapurlar falan

Mahallemize bir park yapıldı. İçinde küçük bir suni gölet. Göletin ortasında bir kaç masaya yetecek kadar bir ada. Bir küçük basket sahası. Ama gece ışıklandırılanlardan. Basket sahasının sağ tarafında yanında belediyenin şu 'halkımız hareket etsin, göbek bağlamasın' temalı, demir döküm kondisyon aletleri. Diğer tarafında olmazsa olmaz çocuk parkı. Çocukların tepesinden aşağıya kova ile kum boca ettiği bir kaydırak. Yetişkinlerin illa ki koca totolarını sığdırmaya çalıştıkları salıncaklar. Küçükken çok sevdiğim, yukarı aşağı her hareketinde içimi bir hoş eden tahtıravelli. Çocuk parkının etrafında anneler badilerini rahat izlesin diye banklar. Suni göletin etrafında ve yüksek ağaçların altında yaşlılar gazetelerini açık havada okusun, birbiriyle hoşbeş etsin diye yine banklar.
Yeni bir yer açıldığında insanlar nasıl anlaşıp orda toplanıyorlar, bana hala çok garip geliyor. Böyle bir keşif arzusu, 'aman da belediyemiz bize park yapmış hemen gidip tadını çıkaralım' ihtiyacı. Sonra bir bakıyorsun dün açılan park bugün dolmuş taşıyor. Bu görüntüler hep aklıma eskiden oynadığım strateji oyunlarını hatırlatıyor. Ceasar vardı. Rome vardı. Sen bir bina yaparsın, hop diye merdivenlerde insanlar birikir 'melabaaa, biz geldik hayırlı olsuna' der gibi. İşte böyle bir hissiyat benimki. Sırf parktaki insanlara bakarak, ne kadar da küçük olduğumuzu hissediyorum. Çok çok büyük bir düzen var arka planda. Hiç farkında değiliz. O kadar miniğiz ki, gözlerimiz o büyüklüğü ne görebiliyor ne de algılayabiliyor.
En iyisi bunları hiç düşünmeden parka gidip gazete okumak

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...