Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Tatili Evde Geçirmek

Evlendiğimizden beri her türlü tatil fırsatını evin dışında değerlendirdik. Belki bir kere istanbulda kalmıştık bir bayramda ki onda da akraba ziyareti vesaire yaptığımız için evin tadını çıkaramamıştık.
29 Ekim dolayısıyla uzayan tatil için birşey planlamadık ve evde kaldık.
Hatta birçok işyerinde sadece yarım gün tatil olan 28 ekim benim ve eşimin işyerlerinde tam gün tatil edildi. İki işyerinde de aynı mantık güdülüyor. 'Yarım günlük çalışma günlerinden verim alamıyoruz. O yüzden siz yarım gün gelmeyin işe ama biz sizin senelik izninizden düşelim.'
Bizim şirket ilk defa bu 28 ekimde başladı bu yeni yarım gün politikasına. Daha önce eşimin şirketinden aşina olduğum bu yaklaşımı çok kınamıştım. Şimdi ise ocaktan itibaren bu lanet yerde olmayacağım için çok umursamıyorum. Bir de bu sene çok yoruldu şirket çalışanları projedir vesairedir diye hadi bu da bizden olsun dediler. İzinden düşmeyecekler.  Hala fazla mesailerimi karşılamaya yetmiyor ama neyse..
Kıssadan hisse 4 koca günü evde geçirme şansımız oldu böylece.
28 Ekim perşembe günü eşim Tardor askerde olan iş arkadaşını ziyaret etmek için urfa'ya gitti. Ben de ablamı ve yeğenimi alıp annemin evinin yolunu tuttum. Beraber kahvaltı ettik. Dedikodu yaptık. Eski günleri yad ettik. Tabi arada kavga ettik. Ben yeğenimi sevdim öptüm kokladım. Doyamadım daha çok öptüm kokladım. Sarıldım sıkıştırdım. 12 yaşında koca delikanlı olduğuna bir kez daha şaşırdım.
Onlar benden önce kalktılar. Sonra ben annemle kaldım. Babam dışardaydı o geldi. Hallerine üzüldüm. Babam emekli olduktan sonra kendini bir nevi kumar olarak gördüğüm borsa işine kaptırdı. Borsada işlem saati kapanınca, yapacak birşey bulamadığından eve geliyor ve yatıp uyuyor. Annem televizyon başında sürekli. Halbuki küçükken beni çok azarlardı bu televizyon yüzünden. Aynı programı hem mutfakta hem saonda açıyor ki ordan oraya geçerken birşey kaçırmasın. Televizyonda ya yemek pişiyor, ya da bir doktor bir hastalıkla ilgili bilgi veriyor. Annem bırak doktor olmayı mutfakta büyük başarılar gösteren biri bile değil. Ama evde her yer yemek tarifi dolu. Ve tabi doktor ismi ve telefonu.
Sonra bana akıl veriyor. 'Kızım kendine bakacaksın. Bak doktorlar ne diyor, süt içeceksin. Sonra geç kalırsın. Ben demiyorum bak doktorlar diyor.'
Tıp bilimine hele de televizyonda sürekli konuşan bu bilimin temsilcilerine pek güvenim yok. Hipokrat yemini eden doktorlar sana hastanede farklı kendi muayenehanelerinde farklı davranırlar. Verdikleri ilaçları sana sahiden gerekli olduğu için mi yoksa o ilaçtan 100 tane yazınca bir tatil kazanacakları için mi verdiklerinden emin olamazsın. Özel hastanelerde burnun aksa 500 liralık kan tahlili istenir. Eskiden bu kadar tahlil mi vardı? Ama gene de teşhis konup tedavi yapılabiliniyordu. Tabi ki istisnalar var ve her meslekte olduğu gibi doktorluğu da alnının akıyla yapanlar var ve ben onları tüm kalbimle tenzih ederim. Zaten benim anlatmak istediğim doktorlara karşı bu hissettiklerim değildi ancak ne yaram varmış ki girdim konuya ve çıkamadım.
Genel sıkkınlığım şurdan kaynaklanıyor. Cuma ve cumartesi hep evde oturdum. Hiçbirşey yapmadım. Dizi izledim. Yeğenimin facebookda gösterdiği Uno diye bir kağıt oyunu vardı, onu oynadım. Kitap okudum. Çay içtim. Zaten arada regl oldum. Karnım ağrıdı. Ayaklarım uzattım. İşteyken ah şimdi evde olsam da yapsam dediğim herşeyi yaptım. Peki neden sıkıldım. Cuma günü iyiydi. Ama cumartesi günü birşeyler basmaya başladı beni. Belki de sorun evde oturmaktır. Ne yapacağını bilmez bir şekilde kalakaldım. Kitap bitti. Başka kitap okumak istemedim. Oyundan sıkıldım. Oynayasım gelmedi. Bu aralar beni saran bir dizi yok. Dexter'ı zaten izledik. Haftada 1 bölümle idare etmek zorundayız. Fringe desen kasıma kadar ara vermiş gene nedense. E kaldım böyle. Hiçbirşey yok. Birşeyle yapmak istiyorum. Ellerimde bir enerji birikiyor. Parmaklarımın ucu sızlıyor. Bir bulsam bir akıtsam dışarı.
Acilen bulmam lazım her neyse onu.
Kişisel ataletimi yenmem lazım.
En çok da kendime yeni bir ben lazım.

29 Ekim 2010 Cuma

Profesyonel Amatör

Okullar açıldığından beri Saat 6 bucuk gibi evden çıkıyorum. Artık güneş doğmamış oluyor ben evden çıkarken. Ona rağmen insanlar koşturmaya başlanmış oluyor. Arabaların farları açık. Dikiz aynasından peşimden gelen büyük gece avcıları gibi görünüyorlar.
Zihnimin sesini bastırmak için müziğin sesini açıyorum. Ama engel olaramıyorum. Kendi kendime ve hayalimdeki insanlarla kavga etmeye devam ediyorum.
Ofise geliyorum. Ofis de karanlık oluyor. Kimse gelmemiş. Ben gene ilkim. Kendi oturduğum bölgenin ışığını açıyorum. Sonra da bilgisayarımı. Şifremi girip bilgisayarın yüklenmesini beklerken gidip su alıyorum mutfaktan ve ilacımı içiyorum. Hep o kısa aralıkların peşindeyim. Aman vakit kaybetmeyeyim. Huzursuzum, boş oturamıyorum.
Camdan dışarı bakıyorum. Civardaki evlere. Bazılarında ışıklar yanmış. Kahvaltı ediyorlar belki. Belki televizyonu açıp güne daha kötü başlamak için haberleri izliyorlar. Ben gazeteler bazen göz gezdiriyorum. Bazense hiç bakmak istemiyorum. Zaten internet sitelerinin yarısı gerçek haber yarısı magazin haberi. Nasıl bir basın anlayışı var ben anlayamıyorum. Sonra kapatıyorum.
Projeyi canlıya geçirdiğimizden beri yardım masası gibi çalıştığımız için gün içi yoğunluğum diğer kullanıcıların yoğun olduğu saatlere denk düşüyor. Bu da demek ki 9'a kadar boşum.
Arada rutin bir kahvaltı seansı olacak. Huzursuz müdürümle aynı rutin konuşmalar. Ev hayatını dinle ve üzül. Değiştiremeyeceğin için kahrol. Her çözüm önerine bin türlü bahane işit.
Bu da benim cezam olmalı diyorum. Çünkü bana çözüm üretenlere de ben hep bahaneler üretirim. 'Sonsuz olasılıklar var. Tek yaptığın yakınmak'
Sekiz mesai saati olduğu için kahvaltı ettiğimiz yerden koşar adım çıkmak ister. Sanki fabrikada çalışıyoruz. Onun peşinden yetişmeye çalışırım. Minik ayaklarıyla seri adımlar atar. Ben kafamı çevirene kadar kapının arkasında kaybolmuştur bile. İçimden söylenerek kapıya koşarım.
Ofise vardığımızda okunmamış postalarına bakar. Bir çoğuna kahvaltı masasında blackberry'sinden bakmıştır zaten. Tuvalete bile onsuz gidemez. Sormuştum bir keresinde neden tuvalete bile telefonunu götürdüğünü. O yokken çalarsa başkaları rahatsız olmasın diyeymiş. Sesini kısmak da bir çözüm demiştim. Ama bahanesi hazırdı gene. Sonra sesliye almayı unutup tüm telefonları kaçırıyormuş. Başkaları hep kendisinden ön planda.
Hep çocuklarını anlatıyor bana. İkiz kızlar. İkisi de birer canavar. Prematüre doğup özel ilgiyle bakılmışlar. Babaannenin ve bakıcıların elinde masum birer bebekten 10 yaşında cadılara dönüşmüşler. Çocukların yaptıklarını dinlerken sanki birisi kalbimi alıp elinde sıkıştırıyormuş gibi hissediyorum. Fazla empati de zararlı. Sanki müdürüm benmişim, cocuklar benimmiş de, tüm o yaramazlıklara ben katlanıyormuşum gibi. 'Bırak git' diyorum. 'Bir süre kafanı dinle.' Ekliyorum. 'Önce sen varsın. Sen yoksan kimse yok.' Tabi boşa konuşuyorum. Ama en çok da tüm bu olayların ortasında kılını kıpırdatmayan kocasından nefret ediyorum. Sonuçta çocuk çocuktur. Müdürüm her ne kadar geç kaldığını düşünse de eğitilebilir. Ama hayatını paylaştığın adamdan destek alamıyorsan çok yazık. Evet. En çok ondan nefret ediyorum. Bir keresinde kahvaltı masasında bir önceki gecenin hikayesini anlatırken ağlamaya başladı. İşte de kolay günler geçirmiyor bu ara. Gelecek kaygısı var. Kendi reklamını yapmadığı için kendinden daha alt kademedeki insanlar ondan yükseğe çıkıyor. Hazmedemiyor.
Ocak ayında, şu andaki pozisyonlarımız kapanınca ne olacağımız belli değil. Ben kararımı verdim. O iki arada bir derede kaldı. Ne kalmak istiyor bu cehennemde. Ne de ev kadını olmak. Bir de 2 çocuk okutuyor özel okulda. Evden bir maaşın eksilmesi onlarda büyük etki yapar. 'Sana çok özeniyorum' diyor bana. Kararımı verebildiğim içinmiş. Belki de kararımı vermem 'ona göre!' daha kolay olduğu içindir. Ama ateş düştüğü yeri yakıyor. İkimizin de şimdiye kaar adına kararlar verilmiş. O yüzden şu anda ikimiz de çok zorlanıyoruz. Birisi birşey dese ve o olsa. Bana sorumluluk bırakılmasa. Ya ileride pişman olursam. Aslında içten içe diliyoruz ki o birisi bize 'arkadaşlar teşekkürler herşey için ama malesef masalarınız kapandığı için sizi çıkartmak zorundayız' desin. O zaman o kadar kolay olucak ki. Ama hayır. Belki kendimizi pazarlamada iyi değiliz ama bu sistem içinde iyi çakışan iki küçük dişliyiz. Koca sistem içinde görünmeyiz. Ama orda kalırsak çark daha kolay döner. O yüzden demiyorlar 'hadi güle güle' diye. O zaman da tüm seçim senin elinde kalıyor. Sorumluluk sen de. Ve zorlaşıyor karar vermek. Çünkü her seçim bir vazgeçimdir.
Her gece rüyamda eski müdürüme (şu anda müdürümün müdürü) hesap veriyorum neden ayrılmak istediğim ile ilgili. Anlamayı bırak dinlemek bile istemiyor. Gözleri koca koca açılıyor. Suratında sanki dünyanın en saçma şeyini söylemişim gibi bir ifade beliriyor. Benim gibi onaysız yaşayamayan bir insan için bu ifadeler kabusa dönüşüyor. Birebir geçen günki konuşmamızda yaşadıklarım bunlar. Gün aşırı rüyama giriyor. Öne onahesap veriyorum sonra da onun müdürüne. Sırayla. Boş bokan gözler. Niye korkuyorum, neden çekiniyoru bilmiyorum. Şu şirketin kapısından dışarı adımımı attığım an herşey bitecek. Hepsi geride kalacak. Belki ilk birkaç ay haber alırız birbirimizden. Sonra ise biter. Daha önceki işyerimde de böyle olmuştu. Bir kere yaptım. Gene yapabilirim. Sadece artık yaşlandım. Alışkanlıklara daha bağımlı olmaya başladım. Daha az cesurum belki. Ama bir yandan da büyüdüm. Artık daha sağlam basıyorum ayaklarımı yere. Ve üstelik elimi sımsıkı tutan bir sevgilim var. Her konuda desteğim.

İş hayatımdaki amatörlüğümü gerçek hayatta da sürdürüyorum.

Ama eğer profesyonel olmak başkalarının sırtına basa basa yukarı çıkmaksa, kalsın. Ben tüm oyunları amatör oynamak istiyorum.

21 Ekim 2010 Perşembe

Örümböceksiz Rüyalar

Geçen gün şu örümcekten bahsederken bir de beyaz örümcek resimleri araştırmışım google dan. Sanırım aşırı doz örümcek görseli girmiş ki beynime, gecesine yine rüyamda örümcekler bir de üstüne yetmedi yengeclerle cebelleştim. Rüyamdaki korkumdan kendim korktum. Üstüme zıplayacaklar diye kanepelerin üstüne çıkmış hem tepinip hem bağırıyordum.

Umud demiş ki 'rüyada örümcek görmek berekettir.' İşyerinden bir arkadaş da sıkıntıdır dedi. Benimse küçükten kalma inanışım var. Örümcekler kutsal hayvancıklardır diye. Hani mağaranın girişine örümcek ağı örmüşler falan ya. Öyle birşey işte.

Neyse. Sonuçta benim rüyamda çok eğlenmediğim kesindi. Tersi çıkarmış ama hayırlara vesile olsun diyip kapatalım bu mevzuyu. Bu gece güzel bir rüya göreyim. Ocaktan sonraki hayatımı göreyim mesela. Hıh tamam oldu bu işte.

19 Ekim 2010 Salı

Tesadüf

Kayıt altına almak istedim.

Pazar sabahı rüyamda bir sürü örümcek gördüm. Deniz örümcekleri. O nasıl oluyor derseniz denizin dibinde kumların üzerine yercekimi kuvveti cok azalmış gibi zıp zıp zıplayan örümcekler. Kara örümceği denize girmiş gibi bişi. Sonra bir tanesi vardı. Bembeyazdı. Zıp zıp gidiyordu o, ben de izliyordum. Bir karadul gibi kocaman bir totosu vardı. Ama beyazdı işte. Albino karadul var mıdır acaba? Belki de öyle birşeydi. Neyse sonra dğn akşam işten dönerken arabamın ön camında kar beyaz olmasa da yine beyaz diyebilecepim şeffaf gibi bir örümcek belirdi. Tabi karadula göre cok küçüktü. Öyle pıtı pıtı yürüdü tüm cam boyunca. Ben de izledim onun acelesini. Sonra gözden kayboldu.

Bunu şimdilik sadece hoş bir tesadüf olarak adlandırıyorum. Vahiy gelirse burdan duyururum.


Blog Dizaynı

Yine şablon değiştirdim. Ama şablonu değiştirince mükerrer çıkan blog postlarından kurtuldum. Bu seferde pek renksiz hiç bana yakışmayan bir blogla başbaşa kaldım. Gerçi hayatımda minimalliği seçip o yönde ilerlemeye çalışıyorum. Sadeleşerek görüşümü berraklaştırmaya çalışıyorum. Ama gel gör ki bu kadar da sade olamayacağım. Ben çok görsel bir insanım. Gözüm tatmin olmazsa karnım bile doymaz benim. O yüzden biri bana yardım etsin bu header a ben nasıl resim koyarım anlatsın lütfennnnn ühühüüüü.

18 Ekim 2010 Pazartesi

kurt kocayınca



Demin Facebook'da yegenimden 'teyze bütün cümlelerinin sonuna :P yapmasana' diye ayar yedim.

Ayrıca blogum bozuldu. Blog kayıtları 2 kere alt alta çıkıyor. Ne yaptuysam çözemedim O gün bugündür de yazasım gelmiyor. Acil yardıma ihtiyacım var. Ben çok uğraştım, olmadı.

Resimli olarak anlatmam gerekirse, ahan da böyle oldu. Blog Kayıtlarının normalde 1 tane olması gerekli. Editten girdiğinde remove etme şansın da yok. Valla küstüm blogspota. Oturdum yeni blog actım, gene aynı şey. Bana mısın demedi. Çok asabım bozuk.

Gidiyorum. Bir süre sonra gene gelirim.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...