Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

25 Temmuz 2010 Pazar

Nostalji

Bu aralar hayatımın bu renklerde geçmesini istiyorum.
Ruhum bir yerde takılı kalmış.
Hatırlayamadığım günleri özlüyorum.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Eşek Şakası cinsinden Eşekli Reklam


Eşek ile reklam yapma zihniyetini
Eşeğe paragliding yaptırma fikrini aklına getireni
Eşeği paraşüte bağlayanları
Paraşütün bağlı olduğu tekneyi süreni
Bu durumu gülerek izleyenleri
Televizyonda çevire çevire görüntüleri yayınlayanları
Ana haberlere taşıyanları
"Bu durumdan rahatsız olan hayvanseverler" diyerek hayvanseverlerden uzaylı gibi bahsedenleri
Bu durumdan rahatsız olmayanları...
Tümünü EŞEKLER SEVSİN

20 Temmuz 2010 Salı

Seksi ve Evsiz Adam?

Hürriyet internet sitesinde Dünya'dan haberler köşesinde gördüğüm bu haberi de buraya ibret olsun diye not düşmek isterim.
İnsanlar artık neyden kimden ve nasıl yararlanacaklarının cılkını çıkarmış durumdalar.

Hürriyet'ten aynen kopyalıyorum.

Önce işini daha sonra sırayla evini ve ailesini yitiren Cheng Guorong adlı adamın hayatı bir fotoğraf karesiyle değişti. Bir fotoğrafı internete konulunca birden üne kavuşan genç adam şimdi Çin'in en seksi adamı olarak gösteriliyor.  

Cheng, işinden atıldığı gün hayatının hiç beklemendik bir noktaya varacağını aklının ucundan bile geçiremezdi. İlk önce evini, ardından tüm birikimlerini kaybeden adam, sonunda sokaklarda yaşamak zorunda kaldı.

Hayattan kopmayan ve sokak hayatına uyum sağlayan Cheng, bir gün çöp tenekelerinden sigara aradığı bir esnada bir fotoğrafçının kamerasına yakalandı. Fotoğrafçı, Cheng’in haline üzülmemişti. Tersine, 34 yaşındaki adamın giyimi ve sigara içişinden çok etkilendi.

Cheng yapay uzun bir deri ceket, kemer yerine renkli kumaştan ip ve Ugg markasının ürettiklerine benzeyen botlar giyiyordu. 


'Sokaklarda yaşıyordu, Çin'in en seksi adamı oldu' başlığıyla verilen habere konu adamcağız soldaki. Sağdaki resimdeki stil bu adamınkine çok benziyor olabilir ama kesinlikle ilham kaynağı olduğunu sanmıyorum.  Sadece çok başarılı bir eşleştirme gibi.

Basın olsun, sanat olsun, insanın içinde olduğu her alan her gün daha da yozlaşıyor. Bob Dylan bakışlı bu adam çöpten bulduğu sigarasını içerken, Çin'in en seksi erkeği olmayı dert ediyor muydu acaba kendine?

Sadece dikkat çekebilmek için çaresiz insanlardan faydalanmak ne kadar da kolay. Kimileri şans olarak da nitelendirebilir. Ama tamamen isteği dışı, insanların eğlencesi olmayı ister miydi bu gururlu doğulu adam, sırf sokaklardan kurtulacak diye?

Bu duyarslızlıklar hep bana Pulitzer ile ödüllendirilen o ünlü resmi hatırlatıyor. Hani bir akbabanın, sırf kafadan ibaret Sudanlı çocuğu yemek için beklerken çekilmiş fotoğraf var ya.

Kimse çocuğa ne olduğunu bilmiyor. Çünkü fotoğraçı Kevin Carter, görevini yapıp fotoğrafını çekiyor ve sonra olay yerinden ayrılıyor. Ama Kevin Carter'a ne olduğunu biliyoruz. Üç ay sonra intihar ediyor. Ağır depresyonda. Açlıktan ölmek üzere olan çocukların hayaletleri musallat olmuş başına. İntihar notunda böyle yazıyor.

Neden duyarsızlaşıyoruz? Müdahil olmaktan neden imtina ediyoruz?

Hanigisi daha zor? Müdahale etmek mi, yoksa hiçbirşey yapmadan izlemek mi?

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Kapitülasyonlar tam gaz devam ediyor

İşyerimizde çalışan teksaslı bildiğin 'goofy american' var bir tane. Facebook hesabında din ibaresinde kendini 'vert very conservative' olarak betimlemiş. Yaptığı esprilerin %70 inin bel atı olması tutuculuğu ile pek uyuşmuyor ama neyse.

Bu redneck amcam aylardır bir otelde kalıyor. İşyerine yakın. Zaten ayda minimum 1 hafta da italyada kaldığı için sürekli gezer halde, kağlumbağa gibi yaşıyor. Ama bir süredir yerleşik hayata geçmek istediği için, ekim kasım aylarına kadar kalmak üzere bizim İK dan düzgün bir daire istemiş.

Gün içinde hemen arkasında oturan zombi kılıklı güney afrikalı ile çene çalmaktan başka birşey yapmayan, 2 haftada bir düzenlediği toplantılarda ukalalık yaparak ayda benim 4 katım maaş alan bu adam bana utanmadan bugün ev ile ilgili başından geçenleri anlattı. Adama bir plazada daire bulmuşlar. Kira kontratı yapılmış. Ama talihsizlikler peşini bırakmamış

''İnanabiliyor musun Stardust, bugün evimde olabilirdim. Zaten aylardır sıkıldım orel odalarında kalmaktan, ama istediğim hiçbirşeyi yerine getirmemişler. İstediğim 5 şey vardı. Ve hiçbiri hazır değildi.

1- İnternet yoktu
2- Dijiturk yoktu
3- Yatak odamda TV yoktu
4- Spor salonu üyeliğim yoktu''

5. galiba mantikli birşeydi çünkü ben unutmuşum. Ama yarın kesinlikle öğrenip buraya yazağım.

İçimdeki gazmanı ortaya çıkaran Amerikalı. Sen ve senin gibiler en çok da size böyle yüz verenler beni delirtiyor. Senin ve senin gibilerin kaldığı yeri de biliyorum. Her an roket atarla kapınızda bitebilirim. O dijitürk hattını internete bağlar senin totona sokarım. Sonra sana yatak odandaki televizyondan görüntülerini izletirim. Spor salonu kartını da ağzına tıkarım kimse sesini duyamaz.

Bu planlarımı yerine getirene kadar size kibarca diyorum ki 'FUCK OFF'


12 Temmuz 2010 Pazartesi

Yediklerin senin olsun bana gördüklerini anlat

Kalbimde sızım sızım sızlayan bir yara var. Sittin senedir istanbulda oturuyorum ama bizim işyerinde proje bazlı çalışmaya gelen kıçı kırık yabancılar benden daha çok yer gezmiş görmüş durumdalar. Anasını satayım benden iyi tadını çıkarıyorlar istanbulun.
Şimdiye kadar bunu, 'ya nasıl olsa şurası istediğim zaman giderim' cümlesi ile hafifletmeye çalışsam da bir süredir bu çevremdeki sarı pipilerin gezdikleri yerleri anlatmalarından fena hallenmiş olucam rüyalarımda eski istanbul turları yaparken görür oldum kendimi. 31 yaşımdayım daha topkapı sarayını görmedim. Kaşıkçı elmasının sadece adını duydum, endamını göremedim, sureti karşısında hayallere dalıp da gerdanımı kıramadım.
Yerebatan da konserler oldu, haa suyun içindeki yer orası di mi dedim. Ahırkapıda hıdrellez şenlikleri oldu, ay çingeneler zamanı dedim.
Utanmaz herifler bir de bana soruyorlar nereleri gezelim diye. Ulan ben gezdim mi de size referans olayım. Dilimize sakız olmuş, 'ay siz başlayın mısır çarşısı, ayasofya, haa evet Hagia Sophia tabi siz gavurlar öyle dersiniz ona. Aman dikkat edin kapkaça falan.' Sanki kendi ülkelerinde yok.

Ama şeytanın bacağını kırdım new kids on the blog. Cumartesi kocimik'e dedim, beni fernando botero'nun resim sergisine götürsene deyu. Kaptı beni geçirdi karşıya. Girdik pera müzesine. Kocaman götlü göbekli kadınların resimlerine baktık. Ben çok memnun oldum baktıkça. Kendimi çok zayıf ve güzel hissettim. Sonra çıktık ordan, istiklalde yürüdük. Atlas pasajında, işaret parmağım kadar elde boyama yontma ahşap baykuşu 100 liraya satan yaşlı kadına küfrettik. Borusan'da ışık ile ilgili bir sergi vardı. Hapşırmak üzere olan bir kadının yavaş çekim ve ileri geri sarma teknikleri ile psikolojik gerilime dönüşen videosunu izleyip sağlam bir başağrısına sahip olduk. 



İnci'de profiterol yedik.
Nasıl bir nostalji oldu o profiterol benim için. Aman tanırım. O tadı başka profiterolde hiç almamışım ben. Seneler seneler önce annemle çıkardık taksime. İstiklale her gelişimizde incide profiterol yerdik. Şimdi resmi görünce gene canım çekti. Ohhh miss. Olsa da yesek. Çikolatasına ekmek banıp da yesek. Allahım sen büyüksün. Çikolata ne güzel bişi. Hep yalnız kadınları düşündün di mi kakaoyu yaratırken. Onlar da mutlu olsun deyuuu, di miii? Eskiden çok çok yalnızken her çikolata yiyişimde böyle düşünürdüm ben. Yalnızlığı bile çekilir kılar bu meret. Seviyorum seni çikolataaaa

İncinin kapısından, ağzımızda süper bir tat, kafamızda birer daha yesemiydik sorularıyla ayrılırken, seratoninler bol bol salgılanmış suratlarımızda eblek birer gülümsemeye yol açmıştı. O halde yağan yağmur bile vız gelirdi, zira hala dudak kenarlarında kalan çikolatalar yalanılıyordu. 

Aman işte o enerji ile kaptırıvermişiz kendimizi yürümeye. Tünel'i falan geçtik. Ki ben o kadar ilerlememiştim daha önce. Sanki kurtlar kapacaktı töbeee. Öyle sersem sepelek etrafa bakarken, kocimik bak orda ne var dedi. Kafamı kaldırdım. Ay bir de ne göreyim Galata Kulesiiiiii. Ya ilk defa görüyorum. İnanır mısın bloooggg. Aman dedim, la burası mahalle gibi bir yer. Ben bekliyorum koca bir meydan ortasında da kule. Yok anacım. Resmen bir mahellenin ortasında koca kule. Taş üstünde taş ne güzel birşey. Aman bi de kuyruk var girişinde. Zibidi turistler sıra yapmışlar. 'ulan çekilin, o bizim kulemiiizzzz. Görmek benim hakkım, ben türküm, ben geçicem, çekilinnn' diye bağırmak istedim. Ama tuttum kendimi. Ne de olsa, 'türkler misafirperververdir' diye yutturdular bize zorla batılı emperyalistler küçükken. Şimdi alışkanlıkları kıramıyoruz. Siz kuleye girin, kule de size girsin diyip çekiliyoruz. 

Neyse işte ben pek heyecanlandım kuleyi görünce. O helecanla fotoğraf falan da çekememişim o yüzden aynen google a inandım, mahalle arası galata kulesinin bir resmini buldum. Galata moda denilen şeyi göremedim ama ben etrafta. Zaten kocimik ile zor o şeyler. Her türk erkeği gibi alışverişten hazzetmeyen bir yapıya sahip. Neyse ki genel yapı itibariyle kendisini seviyorum, bu kusurunu görmezden geliyorum.

Baktık o kuyruk beklenecek gibi değil, kaptırdık kendimizi yokuş aşağı, yer çekiminin de etkisiyle hızlıca karaköye indik. Ama orayı görmüştüm bak daha önce. Taksime geleceğim zaman, kadıköy-karaköy arası vapur yapardım. Ordan biliyorum biraz. Galata köprüsünün altındaki balıkçılarda birşeyler mi yesek diye düşündük ama benim aklım daha hala istiklalde kalmıştı. Fakat durduğum yerde de bacağım titriyor yorgunluktan, yürüyecekhalimiz yok. Zar zor tüneli bulduk, bindik. Bir başka nostalji de orda yaşadım. Vapurla karaköye geldikten sonra tünele biner öyle çıkardım istiklale. Çok severim bu aleti. Ha bu arada tüneldeki yabancı çifte, türkiyenin modern yüzü olduğumuzu göstermeye çalıştım biraz. Bakın biz çarşaflı fesli değiliz, heeyy bana bakın saçlarım da turuncu falan. Böyle tasalarım var benim. Hem misafirperverim hem de türkiyenin tanıtımı için çalışıyorum. Fahri konsolosluk misyonunu nerden edindim bilmiyorum ama bu da nüfuz cüzdanına TC yazıldığında default gelen bir özellik sanırım.

Neyse efenim, modern türkiyenin turuncu saçlı insanı olarak kocimikle elele indik tünelden. İndiğimiz yerin adının da tünel olması hayli kafa karıştırıcı. Ama olsundu, herşey çok güzeldi. Çünkü ileriden şahane bir müzik sesi geliyordu. O da ne. Kızılderili kıyafeti giymiş adamcıklar güzel bir müzik yapıp dansediyorlar. Ekvatorlularmış esasen, neden kızılderili kıyafeti giymişler anlamadım. Ama Amerika kıtasının insanları ile ilgili çok da detay bilgiye sahip değilim, cünkü onlar bizim gibi ülkelerini tanıtmaya çalışmamışlar. Onların hatası banane. Neyse işte ben böle adamcıklara üzüldüğüm için bir de cdlerini aldık. Sorna müzik bitti, helecanla alkışladık ve o sahneden de ayrıldık. 

Ama gün daha bitmedi. Naberrr. Çünkü açız. Karnımız boşken uyumanın mümkün olmayacağını çok iyi bildğimiz için güzel bir mekan arayışına girdik . Hava yağmurlu dahi olsa, yaz aylarında kapalı yerlerde oturma fikri beni sıkıyor. O yüden Midpoint'in olduğu pasajda gördüğümüz bahçe resimlerine doğru ilerlemeye başladık. Midpoint pasaj gibi birşeyin ilk katında. Tahminimce üst katının arka tarafını bahçe gibi birşey yapmışlar. O resimler de bahçenin resimleri. 

Biz o tarafa doğru yönlenirken, takım elbiseli güvenlik kılıklı bi adam ' restoranımız üst katta' diye bizi çekiştirip asansöre attı. Adam bildiğin müşteri çaldı ama biz açlıktan birşey anlayacak durumda değiliz. Çıktık 6 kat sansörle, 1 kat da yayan. Binanın tepesine restoranı kondurmuş adamlar. Bir üst katı da teras. Yaz için muhteşem. Hava kapalı diye kimse terasa çıkmamış. Biz iki sıcakkanlı gittik oturduk. Yemeğimizi yedik, biramızı         
                      içtik. Hem de şu manzaralar eşliğinde.

                            Felekten öyle güzel bir gün çaldık ki. Çok çok keyif aldım. Meğer ben evkuşu değilmişim. Meğer ben gezmek severmişim. Hay yareppim, bu günleri de mi görecektik. Çok şükür. Annem benimle gurur duyuyor. Artık iyice ona benzemeye başladım.

Bu yazı da istanbulda oturup da gezmeye üşenenlere, çekinenlere, bahane bulup evde pinekleyenlere adanmıştır. 

Dışarıda bir hayat var. Herşeye rağmen yaşamaya değer. Ve yaşadığımızı hissetmeye ihtiyacımız var.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Noktaları doldurun - Psikoloji testlerine yeni bir bakış



Lütfen  ekli cümledeki noktalı yerleri kendinize en uygun gelecek şekilde doldurun.

Kendime bu kadın kadar güvenseydim ...... 

a.Uğruma Romayı yakarlardı. Ben de 'aman yapmayın, ben hepinize  yeterim' derdim.
b.Şimdiye 5 tane koca eskitmiştim. Aylık 500bin TL tazminat ile günümü gün ediyor olurdum.
c.Atom mühendisi olmuştum. Hem güzel hem zeki olduğum için de Fizik alanında Nobel kazanmıştım.
                    

Pucca'nın kitabı

Gözümün ucuyla takip ettiğim bir blog var. Öyle çok uzun süredir değil, zira kendim de bu blog alemlerinde yeniyim. Yazısında şeytan tüyü olan bir kızın blogu bu. Ve gayet hakederek binlerce takipçisinin hakkını vererek, kitap yazmak üzere teklif aldı. Sonra çok kısa sürede derledi toplarladı, ve haziran başında kitabı basıldı. İşte 'küçük aptalın büyük dünyası'


'Küçük aptalın büyük dünyası' çok akıcı. Çarpıcı. Şaşırtıcı. Bir iki sayfayı kahkahalar atarak okudum. Onca küfür ve belaltı diyaloğun arasına serpiştirilmiş harika tespitler var. Hem durum tespitleri hem psikolojik he mde sosyolojik. Çok kıvrak bir zekaya sahip Pucca. Kendine hayran. Ama aynı zamanda kendine karşı çok acımazsız.
Sadece yazlık bir kitap olarak yaklaşmıyorum ben bu kitaba. Çünkü çok kişisel olmasının altında hiç yüzeysel değil. Ve hayır Türk işi Bridget Jones da değil. Pucca’nın daha derin bir yaşamı  daha büyük sorunları ve boyundan büyük söylemleri var.
Dürüstlüğünü ve cesaretini takdir ediyorum. Kitapta kadınlar kendilerinden çok şey bulacaktır. Erkekler  ise kadınları anlamaya yaklaşacaklardır. Ama Pucca ile diğer birçok kadın arasında bir fark var. O düşündüklerini eyleme döküyor. Ve bazen bu beni ürpertiyor. Eminim okuyan erkekler için de korkutucu olacaktır. O yüzden her kadının Pucca kadar deli cesaretine sahip olmadığını hatırlatmakta fayda var.
Tamam çok takdir ettim. Dili akıcı. Kendisi cesur. Ve evet hepimizin kafasında hinlikler dolaşıyor. Ama benim aklımın ucundan geçmeyecek şeyleri de yapıyor. O yüzden bu hepimizin hikayesi değil. Pucca’nın hikayesi. Bu farklarımız da bizi insan yapıyor.

p.s: Kitapta beni en çok etkileyen anneanne’nin toruna anlattığı Norma Jean, nam-I diğer Marilyn Monroe hikayesi ve torununa çıkarttığı ders oldu. Sanırım Pucca’nın da hayatının özeti bu.

Vuvuuu

Meğer çok şenlikli bir sitemiz varmış. Cumartesi sabahı mutfakta kahvaltı hazırlıklarındayken aşağıdan gelen gürültültülerle kendimizi balkona attık. Bir tek biz değil, bizim tüm alt katlar ve karşı apartmanlar herkes bizim evin önüne bakıyor.
Bir de ne göreyim. Gelin arabası. Pek şenlikliler. Korna seslerine bir acaip ses daha eşlik ediyor. İlk başta anlayamadım. Ya olabilir mi dedim ama yok artık dedim. Ama öyleymiş. Adamlar gelin almaya davul zurna ile değil Vuvuzela ile gelmişler.
Türklerin en çok bu günü yakalama huyunu seviyorum. Vuvuzela öttürerek hakara kukara yapan Türkler. Ben de günü yakalayabilirim. Üzerinize sözde barınaklarda beslenmek için toplanan pitbulları salacağım. Salmadan önce de daha da sinirlensinler diye zavallılara haklarındaki asıl planları anlatacağım.

Yarım saat tek yönlü yolu tıkadılar. Gelin kızımız aheste aheste mercedes gelin arabasına bindi. Kokoş bir arkadaşı her anı kameraya çekti. Sonra da arkadan gelen sinirli arabalara sol yap geç hareketleri yapmaya başladı. 4 parmağı birbirine yapışık şekilde salladığı elleri çok komik görünüyordu. En az 10 tane araba düğün konvoyu yapmışlar, bir de kelebek aynalarına havlu takmışlardı. Bu adeti de hiç anlamam. Nedir acaba dayanağı?

Böyle olaylı bir şekilde geldiler gittiler. Vuvuzelayı yakın bir mesafeden duymuş oldum. Başım göğe erdi. Kocama biraz naz yapayım dedim. "Sen hiç bana böyle şeyler yapmadın. Bak gördün mü elalelimi" dedim. O da bana baktı ve "Senin hakkında kötü konuşsunlar istemedim sevgilim" dedi. Çok da haklıydı. Çünkü sabahın körü çalan bet sesli vuvuzelaların gelin dahil herkese girmesini temenni ettik çok içten.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...