Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Özendiğiniz Hayatı Yaşamakla Meşkulüm

Hayır ben değil. Ben zaten meşkul olamam. Anlamı nedir bilmiyorum. Herhalde meşgulüm demek istedi. Bu bir kamyon arkası yazısı sayın dinleyenler. Ve ben bugün bunu gördüm. Eğer araba kullanıyor olmasaydım, fotoğrafını çeker buraya da yapıştırıverirdim. Ama şimdilik googledan bulduğum ve kendimce sınıflandırdıklarımla idare ediverelim.


Mazlumlar
  • Gönlünde yer yoksa bana güzelim, farketmez ayakta da giderim.  (ay kıyamam ben sana)
  • Karayollarında değil, senin kollarında öleyim. (yok ölme sen, yazık)
  • Vur kalbime hançeri, yüreğim parçalansın; fazla derine inme, çünkü orada sen varsın. (sen eziksin ama biraz ya)
  • İstedim vermediler; sen şoförsün dediler. (ay bu da pek gariban)
  • Otobüsçü değiliz ki hostesimiz olsun. Taksici değiliz ki manitamız olsun. Biz de sebzeciyiz arkadaş, yolumuz açık olsun. (canım çarşıda pazarda biraz etrafa bakıver sen de)
Hastalar
  • Bir sana bir de sabah uykusuna hastayım. (ona hepimiz hastayız)
  • Rampaların ustasıyım gözlerinin hastasıyım. (hasta olmak karın doyurmuyor ama naber)
  • Yollar gidişime kızlar duruşuma hasta. (hadi len)
Arabasını övenler
  • Yollar doç'un bastır koçum. (doç= dodge ??)
  • Alırsın ford, olursun lord! (çok asil gördüm sizi)
  • Kızı kolda fordu yolda severim. (kasımpaşalısın di mi)
  • Dağlar kurdun , yollar fordun. (şimdi bildim ben seni, hain kurt)
  • Dünyada man ahirette iman. (o tam tersi olacaktı)
Klasikler
  • Miras değil alın teri. (tam bir klasik)
  • Babam sağolsun. (yukarıdakinin karşı tezi. taksi ve minibüslerde de bu ikisi çekişir.)
  • Aşıksan vur saza, şöförsen bas gaza (hep beraberrrr)
Yaratıcılar


  • Hatalıysam “HATA” yaz XXXX’e gönder. Hatasız kul olmaz melodisi cebine gelsin. (aman da espri de yaparmış)
  • Kamyon Çeker 10 – 20 Ton, Gönlüm Çeker Paris Hilton. (oha lam, kadın gelse görse ismini öle kamyon arkasında ne acaip olur. kesin kamyon içinde de bikinili resimleri vardır. amanın)
  • Araman İçin İlla Hata mı Yapmam Gerekir? (sahiden bu çok yerinde bir tespit)
  • Küresel Isınmaya Karşı Su Tankerlerine Geçiş Üstünlüğü Verilsin. (çakala bak)
Ve benim için tüm zamanların en anlamlı, en yürek burkanı. Uzun bir süre hayatım bu lafı tekrarlayarak geçti.

NESKAFE BİLE ÜÇÜ BİR ARADA, BEN İSE HALA YALNIZIM...


27 Nisan 2010 Salı

Gitti Barbie Geldi Blythe

Biz küçükken barbie vardı. Hatta ben yaşım gereği (bu aralar bu konuya çok takığım) en adi plastikten barbie taklidi fatoş bebekleri de gördüm. Böyle barbie ebatlarında, pembe plastikten, saçı olmayan onun yerine kafasında kısa bir saç şekli olan çirkin bebeklerdi. Ne zamanki barbie bebeğim oldu, fatoş da hızlı bir cinisyet ameliyatı geçirip maykıl (o zamanlar sen sevdiğim erkek ismi maykıldı) oldu. Zaten saçları da kısa olduğu için görsel olarak çok sorun yaşamadık. Benim barbie oynadığım dönemlerde Türkiye'de çok çeşit bulmak mümkün değildi. Olanlar da çok pahalıydı. Zaten benim de ilk barbie bebeğimi babamın yurtdışına giden bir arkadaşı getirmişti.

İdeal vücut anlayışını o küçük beyinlerinlerimizin köküne kadar kazıyan Barbie de gelişti. Dünkü pembeli sarışın kız değil sadece. Aslen benden yaşlı olan bu küçük hanım Christian Laboutin giyiyor, LV çantalr takıyor.


Barbie hala kızların sevgilisi ve rol modeli olmaya devam etsin, ama bir yandan da türeyen başka oyuncak modelleri var. Daha önceleri sindy vardı. Koca kafalı sindy. Pek orantısız bulduğum için sevmezdim sindyleri. Ama sindy nin erkepi olan Paul, barbie nin erkeği olan dikdörtgen çeneli Ken'den daha yakışıklı. Ve saçları da kesinlikle çok daha güzeldi. O yüzden barbie ile paul iyi bir eşleşmeydi benim için. Koca kafalı sindy bir kenarda beklesindi. Ama şimdi sindyden de koca kafalı bebekler var. Ve anladığım kadar bunlara büyük kızlar daha çok ilgi gösteriyor. İşte BLYTHE...




Ben bunları çok beğendim. Türkiyede satılıyor mu bilmiyorum. Zaten satılsa da alır mıyım onu hiç bilmiyorum. Ama bir başka konu daha var. Accessorize reklamlarında oynadığından beri dikkatimi çeken Lili Cole da bir Blythe'ı andırmıyor mu allasen? Geçen gün The Imaginarium of Doctor Parnassus'u izlerken amanın dedim. Bu koca kafa, bu koca gözler, bu minik dudaklar. Bu dedim bir blythe.







26 Nisan 2010 Pazartesi

Güneş Gözlüklerim ve Ben

Blog yazmaya başladım ya normalde aklımda uçuşan fikirler ve düşünceler yatağın altına saklandılar. Bildiğin yazar kısırlığı yaşamaya başladım. Daha 9 postta bu hale gelen tembel bünyemi tebrik ediyorum.

O zaman bu post ısınma turu olsun. Ben zaten yazdıkça saçmasapan şeyler aklıma gelmeye başlar, bu postun da devamı gelir. Çünkü atmasyon da üstüme yoktur. Hemen şurda tek ayak üstünde 40 yalan saydırabilirim. Muhtemelen bu deyimi de benim atalarımdan biri yüzünden çıkarmışlardır. Ama bu demek değildir ki ben yalancı bir insanım, hayır sadece 'mış gibi' yaparım. Sonra da doğruyu söylerim. Çünkü ben şaşırtmayı çok severim. Kendim de sürekli şaşırırım. 30 yaşıma geldim. Hatta kimileri insafsızca 31 yaşımda olduğumu söylüyor ama güzel annem benim hala 28 yaşımda olduğumu düşünüyor. Onun için 3o ile başlayıp devam eden yaşlara asla gelemeyceğim sanırım. Neyse ben bu yaşa geldim, her gün sürü sepet olay yaşıyorum. İnsan içindeyiz ne de olsa. İnsan içine çıkmasam da tv yi açsam yeter zaten di mi, bir sürü akla ziyan hareket, beyanat. Artık alışmam lazım. Ama yok yine şaşırıyorum, yine ağzım bir karış açılıyor. Hele de bu beklenmedik hareket ve beyanatlar yakın çevreden oldu mu, daha da çok yaşlandığımı hissediyorum.

Geçen hafta facebookda günlük milletin resimlerini röntgenleme seanslarımdan birinde yeğenim açtığı bir fotoğraf albümü dikkatimi çekti. Gidip incik cincik milletin sayfasini da karıştırmama gerek olmuyor, zira ne bok yeseler ana sayfada bilgilendiriliyorum. Gerçekten hayatını hiç merak etmediğim insanların durum güncellemelerini engelledim. Banane kardeşim diye rest çekebildim onlara. Ama bazı insanlar var ki, içimdeki dürbünlü sapığı uyandırıyor. Yeğenim ise başka kulvarlarda. 11 yaşında bir erkek çocuğunun ne kadar renkli bir hayatı olabilir ki? Ama evlendiğimden beri kendisini eskisi kadar sık göremediğim için hasretimi buralardan giderir oldum.

Şimdiye kadar koyduğu resimleri, durum güncellemelerini, beğendiği resimleri, yorumlarını ve arkadaşlarının ona yaptığı yorumları görüp içten içe bildiğim ama anlamazdan geldiğim şey, o fotoğraf albümü ile suratıma osmanlı tokadı gibi çarptı. Çarptığı gibi de beş parmak iz bıraktı. Küçük boklunun foto albümünün adı 'me and my sunglasses' !!! Albüm,  3 değişik güneş gözlüğü ile sırasıyla ön cephe ve 45 derece profilden çekilmiş, ama mugshot tadında değil, sadece kendi kendini telefondaki foto makinesi ile çeken bir insan portresinde, gerek sepia gerek renkli, ya da siyah beyaz 12 adet fotodan oluşuyor. Amaç gayet belli. En son aldığı ray-ban wayfarer'ları facebook arkadaşları ile 'paylaşmak'.

Bebekken bokuna kurban olduğum bu adamın, büyüyüp ter kokmaya başlaması yeterince acı verici değilmiş gibi, bir de üstüne tikky oldu. Bir teyze olarak sınıfta kalmış gibi hissediyorum. Benim yeğenim böyle olmamalıydı. En çok da bu koyuyor. Benim yeğenim diyerek olayı çok kişiselleştiriyorum. Ama 11 yaşındaki ergenden herkesin farklı beklentileri var. Anne ve baba farklı rol modeller. Teyze tamaman ayrı. Okulda arkadaşlar, gelişimindeki en büyük etken onlar. Gönül isterdi ki güneş gözlüklerini göstereceğine, şöyle afili bir albüm listesi yapıp koysaydı. Gönül isterdi ki farklı olsaydı, sürüden ayrı gitseydi. Gönül işte şöyle bişi olsun isterdi:


Ama olmadı işte. Sonuçta yine onu seviyorum. Yine gözünün bir damla yaşına kıyamam. Ama bu yaşadığım hayal kırıklığı da beni yine hayatı, insanları, aileyi ve beklentileri sorgulamaya itti. Biraz daha annemi anladım ki böyle zamanlarda çok korkuyorum. Çünkü yaşlanıyorum. Ve her kadın en çok da annesine benzemekten korkar. Ve sonunun onun gibi olmasından.

O zaman bu ne idüğü belirsiz postu son derece güzel bir resim ve isteyene böylesi olsun dileklerimle kapatıyorum. Çünkü kendi kendimin iç karartmasından ben şahsen bizzat kendim sıkıldım...


21 Nisan 2010 Çarşamba

Başımıza Taş Yağacak

Şu euzubillahi gibi ismi olan izlandik yanardağın saçtığı kül bulutunun yurdum üzerinde bıraktığı etki beni ikrah ettirdi. (zincirleme isim tamlamasına gel) Sırf yurdum değil aslında, dünya insanları olarak sürekli yeni bir felaket senaryosu ve bunun yarattığı hisyeri ile yaşıyoruz. (typo yapmışım, histeri yerine hisyeri yazmışım ama cuk oturduğu için bozmadım. ben bunu not edeyim kullanırım sonra) Çok değil birkaç ay önce domuz gribi diye mevcut korku çarkına bir teker daha soktular.
Aman sokakta maskelerle mi dolaşmadık, ne idüğü belirsiz aşılar mı olmadık, hiç kullanmayacağımız ilaçları mı stoklamadık, ne ararsan yaptık. Yeter ki hastalanmayalım, yeter ki ölmeyelim. Ne oldu? Nereye gitti domuz gribi allasen? Ülkenin sağlık bakanlığı gitti avrupanın elinde patlayan aşıları ithal etti, ülkemin sağlık bakanı 'aşı olun', ülkemin başbakanı ise 'ben aşı olmayacağım' dedi. Anne babalar ne yapacağını şaşırdı. İleride zararlarının çıkması ihtimali vardı ne de olsa aşının. Yaptıran yaptırdı, görücez bakalım çernobil çocukları gibi açı cocukları mı olucak 10 yıl sonra. Yaptırmayan da yaptırmadı, o yüzden de ilaçlar ülkemin totosunda patladı. Bunun etkisini de vergilerle biz göreceğiz pek yakında. Zaten yılbaşı arifesinde nasıl benzine zam yaptılar. Tü anasını sayın seyirciler.


Netekim, deli dana ki bu da bir nevi inek gribiydi, kuş gribi ve domuz gribinden sonra ben artık akıllandım ve böyle toplu felaket senaryolarına prim vermemeye karar verdim. İşte bu noktada euzubillahiizlandika dağının da gaz çıkarması (eğer aktif olsaydı ishal olmuş diyecektim, çok yakıştı bence) beni hiç etkilemedi. Zaten haber neyin pek alakası olan bir insan değilim. Televizyon izlemem, ama kültürlü bir insan olduğum için değil bu. Zira gazete de okumam. Bir şekilde kulağıma çalınırsa haber duyarım, çalınmazsa zaten çok önemli birşey değildir der geçerim.(Hem tarih tekerrürden ibaret değil mi? Bu bağlamda aslında her gün aynı gazeteyi okuyoruz) İşte bu kül bulutu hadisesi benim gün içinde mecburi sosyalleşme alanım olan işyerimde son dönemin hadisesi olduğu için, gereksiz haber fırtınasına tutuldum. Efendim kül bulutu Türkiye'ye geliyormuş. Tüm uçaklar iptalmiş, havada camlar uçuyormuş, asit yağmurları geliyormuş. Lannnnn. Asit yağmuru ne beeee? Süper multinasyonel şirketimizin gereksiz işler müdirelerinden biri hemen herkese mail attı. Sokağa çıkmayın, uçağa binmeyin. Şemsiye kullanın!!! Bu asit yağmuru ile ilgili en güzel yorumu çok sevgili Ayça Şen'den duydum bu sabah. 'Asit yağmuru yağıyor diye, ağzını açıp gezmek ve havaya dil atmak' gibi cümleler kurup beni benden aldı canımın içi.

Ya işte ben tüm bu felaket senaryolarından ve alternatif çözüm önerilerinden ikrah ettim. Başımıza asit mi yapacak, taş mı yağacak bilmem. Sakallı bebek mi doğacak, deccal mi gelecek onu da bilmem. Biri gelsin kendini mesih ilan etsin. Başka biri gelsin 'o sahtedir asıl mesih benim' desin. Biri sur borusunu üflesin. Kıyamet de kopacaksa kopsun. Dünyanın çivisi çıkmış zaten, sallanıyor. Bizi ancak kıyamet paklar.

Bu postun anafikri şudur: Domuzlar çok sevimli hayvanlardır. Onları yemeyelim. Yazık
Bu postun baba fikri ise şudur. Bebeklerin iyiki sakalları yok. Bunu kim emzirir ayol? Korkunçmuş sahiden.

Kendime not: Önümüzdeki postlardan birinde uzaylılara karşı yürütelen sinsi propagandayı anlat.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Kimse almazsa annem alır

Geçen kitapçılardan birinde dolaşırken Ayshe Arman'ın son kitabı ile karşılaştım. Meğer o da kitapçıda öyle durur beklermiş birileri beni alsın da baksın diye. Bakılmayacak gibi de değil. Kadın aile fotoğraf albümünü kitap diye basmış. Ben de duvara bardak dayayıp komşu dinleyen Türk insanlarının bir mensubu olarak tüm merakımla açtım foto albümünü bir çırpıda inceledim. Hemen burda sosyolojik bir de saptama da bulunmak isterim ki Facebook'un tutma nedeni de bu meraktır. Bakın en çok Türkler üye. Osursak durum güncelliyoruz anasını satayım.

Neyse öncelikle Ayshe Arman'a bir tavsiyede bulunmak isterim. Bu tip kitaplar içerik olarak birşey barındırmadığı için mümkünse naylon kaplı olarak satışa sunulmalı. Yok siyah naylon değil, o kadar pornografik içerik yoktu. Bildiğin şeffaf laylon (kara olanları naylon şeffaf olanlar laylon). Hani Evim dergisini falan alınca can hıraş açtığın var ya, işte ondan. Zira benim gibi çakallar kitap bakıyorum ayağına sizin resimlere sonun kadar bakar, tüm özel hayatınıza vakıf olur, ama kitabı da hayatta satın almaz.

Kitabın en can alıcı resmi en sonunda o güzel burnu ile müşerref olabildiğim Ayshe'nin sevgilisini ile olan öpüşme resmi. Ayshe bastıysa ben de yayınlarım. İşte burda


Bir insan bu kadar mı babasına benzer. Bir boynunda şal desenli fuları eksik.

Al bir burun daha


Benim profil resmimdeki Gonzo halt etmiş yanında. 

Ve Ahan da başka bir bomba



Ver bakayım bi alt dudak resim serisinin sonuncusu. Burda burun yok yalnız şahane bir açıdan çekilmiş resim. Benim şöyle şehvetli bir öpüşürken resmim yok mesela. Zaten ben öpüşürken biri resmimi çekse hoşuma gider miydi bilemiyorum. Veya bu fotoları kendileri çekiyorsa da rol kabiliyetlerine şapka çıkartmak lazım. Ayrıca bilmiyorsanız öğrenin Aşk=Seks  Bu kadını işte kocası asla aldatmaz di mi? Hani hepimiz Hülya Avşar aldatılınca bi hasssttrr olmuştuk ya. Ulan hülya da aldatıldıysa benim halim nicedir şeklinde. Al işte Angelina da aldatıldı. Hem de bebek bakıcısı ile. Gerçi bu haber ne kadar doğrudur bilemiyorum ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Kıssadan hisse önemli olan güzellik değil. Önemli olan erkeğin burun büyüklüğü de değil. Hemen burda bkz: Kaya Cilingirson. Onda da Allah vergisi bi burun var mesela. Konuyu dağıtıp sürekli burun diyor olabilirim ama bu gece rüyalarıma da girecek, ben burda mümkün mertebe içimden atayım şu burun olayını.

Neyse geri dönüyorum aldatılma olayına. Aldatılmak istemiyorsan motton bu olacak Aşk=Seks. Tamam bugünkü sosyal sorumluluğumu da yerine getirdikten sonra hemen kendi kıssadan hisseme geçiyorum. Son 50 satırdır söylemek istediğim şuydu. Evlenirken saçma sapan paralara Zümrüt'te yaptırdığım foto albümünü kitap olarak bastırmaya karar verdim. Ayshe aile albümünü basarsa ben de düğün albümümü basarım. Kuşe kağıda, tam renkli, A4 büyüklüğünde bi albüm. İlk 100 kişiye kitabın yanında birer nikah şekeri de hediye edebilirim promosyon olarak. Bak bu güzel fikir, not edeyim. Zaten herkese foto bastırmaktan bütçemde acaip bir zarar meydana geldi. En azından artık tüm akrabalara, 'düğün fotosu mu istediniz, e ben kitap yaptırdım onları, kitapçıdan alabilirsiniz' derim. Aman ne güzel olur.

Hem kimse de almazsa annem alır yahuuuu. Hatta 100 tane birden alır, kuzgun yavrusu kızının gelinlikli fotolarından duvar kağıdı yaptırır. Burdan da bu fikri bana veren Ayshe'ye çok teşekkürler. Bu arada o sevimli kızı için içten bir dileğim var, umarım burnu annesine çeker...

Ama ben en çok bu burnun hastasıyım. lütfen freudyen analizlere girmeyin :P

18 Nisan 2010 Pazar

Bir Başka Tarantino

İnternette gezinirken aşağıdaki makyaj hedelerinin resimlerini gördüm. Makyaj ile çok fazla alakam olduğunu söyleyemem. Sabah işe gitmek için kargalarla beraber kalktığım için günlük bakımım, yüzümü yıkamak, dişimi fırçalamak ve yaş artık 30 olduğu için nemlendirici sürmekten oluşuyor. Eğer tuvalet maceram çabuk konsantre olduğum için (zira tuvalette uyumak gibi bir alışkanlığım var) kısa sürerse, o zaman belki gözüme bir kalem çekip rimel de sürebilirim.


Hal böyleyken makyaj hedeleri de beni çok heyecanlandırmaz. Bu resimdekilerin ilgimi çekmesinin nedeni ise Tarina Tarantino isimli bir mücevher tasarımcısı tarafından Sephora için hazırlanan koleksiyona ait olmaları. Quentin'i biliyorduk bir de Tarina ile aşina olduk. Neymiş diye merak edip biraz araştırayım dedim, hatunun sitesini buldum. 

İddia edildiği gibi fantastik ve eğlenceli tasarımları varmış. Hemen yeni trend Alice'den de nasiplenmiş. Hikayenin özgün karakterlerinden, filmdekilere benzemeyen resimlerle güzel bir koleksiyon hazırlamış. Kolyeler, saç bandları, küpeler vs. Kullanılan malzeme ve fikirler hoş olsa da altı üstü boncuktan yapılmış bijuteriye de 625 dolar veremeyeceğim ben. Tamam içinde swarovski de varmış ama nedir yani. 2 tane swarovski 5 tane cam gerisi plastik ayol. Neyse ben almicam ama almak isteyen olursa resmi aşağıda, linki de burda. 



Makyaj ile çok alakam yok demiş olsam da bu Sephora koleksiyonundan en alttaki turuncu mavi kombinasyonu içimdeki kızıl aşkını uyandırdı. Biri alsa hayır demem. Bir süre yastığımın altında saklayabilirim bile. Sonra öper koklarım. Ama gene sürmediğim için yıllarca durur onlar bir kenarda. Unuturum giderim sonra. En iyisimi ben bu sevdadan vazgeçeyim :(

16 Nisan 2010 Cuma

İşini sevenler parmak kaldırsın

İşimi hiçbir zaman sevmedim. Sevmiyorum. Sevmeyeceğim. Bu şirketteki bir önceki işimi de sevmemiştim. Hatta ondan önceki işyerimi ve ordaki işimi de. Ve anladım ki ben bundan sonraki işimi de sevmeyeceğim. Tabi kendimi böyle programladığım sürece sevme ihtimalim yok ama ben asla evlenmeyeceğim de demiş bir insanım. Demek ki bu programlama da tırışkaymış sayın dinleyenler.

Kurumsal kimlik ve kurumsal şirket kültürü bende ayaklardan boyna kadar uzanan şu mahkum zincirleri ile bağlanmışım gibi bir etki bırakıyor. Özellikle de bu kurumsal olduğunu iddia eden, ama hadi sırf Türklüğümüze vermeyelim biraz da Akdenizliliğimizden kaynaklann kurumsal kisvesi altında buram buram bir patron şirketi ve kraldan çok kralcılık oldu mu, o zaman prangalar daralıyor, bir de üstüne yanımda, arkamda önümde durup geçişimi tıkayan, prangaları içinde sanki gerçek buymuş gibi memnuniyet içinde yaşayan insanların terleri nefesleri kokuları üstüme bulaştı mı ah işte o zaman ben isyan bayraklarını dalgalandırmak istiyorum. O isyan bayraklarını koca gönderlere çekmek istiyorum. Sonra o gönderi alıp sıradan tüm o prangalı salakların kafasına kafasına vurmak istiyorum.

Yine standart bir işgünü sonrası hezeyanlarla dolup taştım. Ama gel gör ki bugün İstanbul rallisi denen bir hadise varmış ve sevgili şirketimiz bizi öğlen 3'te salıverdi. Ayaklarım totoma vura vura çıktım. Saatin 3 olmasını bile bekleyemedim. Bir 5 dakka da ben kendime izin verdim. Koştum evime. Ama önce spora koştum. Bi de koşu bandında koştum. Ama aralıklı olarak koştum bantta. Duygusal olarak sürekli koşabilsem de fiziksel olarak ben antremanlı değilim, hönk diye nefesim kesiliveriyor. Aman neyse akşam daha hava kararmadan sporumu yapmış, duşumu almış, maillerime bakmış kıçımı yaymış durumdayım. Mutluyum çünkü cuma gününden güzel birşey daha varsa o da erken paydos edilen bir cuma günüdür.

Bu arada tahmin edileceği üzre araba yarışından da hazzetmem ben. Gürültülü tozlu ve tehlikelidir. Hele de şehir içinde olmasına anlam da veremiyorum. Ama bugün diyorum ki YAŞASIN TÜRKİYE RALLİSİ...

Resim Türkiye Rallisi 2010 sitesinden alınmıştır.

15 Nisan 2010 Perşembe

Hasankeyf'i kurtarmak da bizlere düştü

Hasankeyf'i kurtarmak için uğraşmamız gerekmesi ne kadar acı. Restorasyon şeklini seçmek için oylamalara katılıyor olsaydık keşke.

Ben imza attım.


resim: www.arkitera.com

Bizim köyde Vogue'a vog denir

Sevgili blög, hep bir blögüm olsun da şu Hüseyin doğma Hussein olma modacıya bir de ben hayıflanayım istemiştim. Yok Husseincim olmamış, Vöeeg hiç olmamış. Hele de reklam cıngılı 'vog, vog, voog' derken senin Vöeeg demen hiç olmamış. Eğreti durmuş. Yapay kalmış. Dergiyi almama sebebim bu değil elbet. Sadece bir moda dergisi ilk sayısı vesair diye heyecanlanamıyorum ben. Kusura bakmasınlar. En son yayın heyecanı yaşadığımda X-Men çizgi roman olarak Türkiye'de kuşe kağıda falan basılmıştı da 1.sayı için reklam yapmışlardı. Ha işte orda bi heyecanlanmıştım. Sonra bu duyguları arada bir yerde kaybedivermişim. Aa bak bir de seneler sonra H2000lerden birine Suede gelmişti. Vayyy. Brett Anderson'ı görücem diye tembel totomu kaldırıp çekmeköy civarında biryerlere gittimdi. Ama tabi kalmalı değil, zira nazik popomu portatif tuvaletlerde hayal dahi edemiyorum. Heyecan ve konser demişken bu Sonisphere de gümbür gümbür geliyor ama ben gene heyecanlanamıyorum. Eşim arkadaşlarım herkesler bundan bahsederken ben inatla yok, istemem diyorum. Ben evde dinlerim müziğimi, kimse beni statlara götürmesin mümkünse.

p.s: Vög'den Suede'e aynı post içinde geçecek bir ruh haline sahipmişim, ben bugün bunu gördüm.

14 Nisan 2010 Çarşamba

ben çoğunlukla böyleyim

şuradan geldi bu

kendine ait bir blog

Ben bu satırları yazmaya otururken alt kat komşularımız ankaralı turgut eşliğinde tepinerek dansetmekteydi. Üstüne de 50 cent çalmaya başlayınca ben bu müzik geçisinden etkilenip ne yazacağımı unuttum. Ama sorun değil aslında tam da bunu yazacaktım çünkü. Şimdi inip kapılarına 'ne böğürüyonuz' diye dayanmak yerine burda kendi kendime sinir attırması yapacağım. Ben bağrınırken iki küçük veledinin korkmuş yüzleri nasıl olur gözümün önüne getiremiyorum zira veletleri hic görmedim. Bir erkek bebekleri bir de ilkokul çağında küçük kızları var her akşam 5 civarı başlayan bağırışlarından anladığım kadarıyla. Bu müzikleri de ilkokullu zilli kız çalıyor olabilir ama anası da evde herhalde bu sabinin. Aman tanrım şu anda 'aşk herşeyi affeder mi' çalıyor. Bu şarkı çıktığında muhtemelen bu kız daha doğmamıştı. İçli içli nasıl da eşlik ediyor şarkıya. Acaba ne anlıyor bu şarkıdan çok merak ettim. Bet sesli. Çocuk sesine tahammül edemiyorum. O küçük ellerinda yarısı yenik ojeler de vardır Allah bilir.

Halbu ki ne güzel birgündü bugün. Gerçi gene güzel başlamamıştım güne. Sabah sabah ayakkabı dolabının kapağı yıkıldı. Hem de benim ayakkabılarımın olduğu taraf. O yüzden zar zor bitirdiğim günlük ne giyeceğim faslı hüsranla sonuçlandı. O helecanla eşimi uyandırdım sonra onun da dolapla mücadelesi uzun sürünce 'en iyisi boşver sonra bakarız' dedim, o da bu kadar erken kalkmanın (saat anca 7 olmuştu dolapla uğraşırken) verdiği sinirle 'madem boşverecektin de ne kaldırdın beni yataktan be kadın' diye çemkiriverdi. Ben de başımı öne eğip onun dolabın altına girip üstüne çıkmasını suçlu suçlu izlemeye devam ettim. Bir yandan da içim içimi yiyor. Yahu dışarıda bir çift pabucum varmış, şunları giyip gitsem diyorum, geç kaldım şimdi köprü trafiğine giricem zaten. Ama adamı da uyandırdık ve onu orda bırakıp gidemiyorum. Stres bastı beni trafiği düşündükçe. Azarı da yedim. Sonra bir mucize oldu ve kapak ortaya kadar kaydı. Aman o arada nasıl sıvıştım çantamı takıp kapıdan bir ben bilirim.

Sonra gelsin trafik yolları. Her sabah 'groundhog day' filminde gibi aynı şeyleri yaşıyorum trafikte. E5'ten köprü yoluna bağlan. En sağdan tıngır tıngır git. Arabaların fren lambalarının yandığını görüp sıkıntıya gir. İlla ki trafik var. Sabah 7 de bile. Sağdan gitmeye devam et. Bu arada emniyet şeridinden gidenlere binbir türlü küfür et. Emniyet şeridinde belediye otobüsünün ne işi var anlama. İsyan et. Kafanda içinde pomplaı tüfek olan planlar kur. Sağa doğru biraz kıçın kıçın yaklaş ki arkadan gelen i.neler sıkışsın. Ama illa ki bir tane fırıldaklı sivil polis arabası her sabah ordan geçsin, sen de paşa paşa yol ver.

Neyse bu konu uzar. Zira bu blog emniyet şerididen giden kurnazlara küfretmek için açılmıştır. Gelelim işe. Bi süre takıl. Sağdan soldan bikaç salak iş gelsin gene. Sonra her sabah ki markafoni limango turlarını at. Bişey beğenme. Kapat. Dur biraz da blog gezeyim de. Bu arada biraz da iş yap. Bloglardan birini açarken explorer sen s.ç aynı blogu yüz ayrı sayfada açmaya çalış, benim yazdığım içinde sayısal değerler olan mail kitlen (blog geziyor olabilirim ama çalışıyorum da demiştim) art arda açılan pencerelerden bilgisayar sen mavi ekran ver. Karşımda oturan kız gözlüklerimin camlarından tüm bu kaosu izleyip gülsün. Neyse system shut down yapmadan önce maili kurtardım. Bilgisayarı tekrar açtım. eşimi aradım. Ya dedim bu aralar çok şanssızlık var üstümde. Bak geçen gün de bıdı bıdı, zaten oteli hala ayarlayamadık da bıdıdı, işte bu sabah dolap, dün lazere randevu alamadım, şimdi de bilgisayar patladı bi site açarken. Hangi siteymiş o dedi, verdim adresi. Denedi ben de gayet güzel açılıyor dedi. Sonra 'sen böyle bloglar mı okuyorsun, bence okuma ne gerek var ki' dedi. Verdiğim blog adresindeki ne giydim postları yapan kızı görünce çıldırdı eşim. Muhtemelen benim kültür sanat dolu sitelerde gezindiğimi hayal ediyordu.
'Tabi' dedim 'ben zaten arada bir gezdiği güzel yerlerin resimlerini koyuyor bağ bahçe falan, onlara bakmak için giriyorum' dedim. Ama konuşmanın başında 'e ben hergün giriyorum bu siteye gayet de güzel açılıyoooo' demiştim. Umarım bir şekilde arada kaynamıştır. Neyse ben bunca şanssızlık üstüne bir de migrenden muzdarip olmaya başlayınca en iyisi izin alayım eve gideyim kararı verdim kendi kendime. Başka bir binada toplantıda olan müdürüm blackberrysi ile yapışık yaşadığı için ona ulaşıp izin almam zor olmadı. Sonra vurdum kendimi yollara. Daha 3 saat önce geldiğim yolları geri döndüm. Dönerken dur dedim bu saatte boştur bi manikür pedikür yaptırayım. Aradım. Evet boştu. Ama kızının okuluna gidecekmiş. Şansıma tükürdüm ama öglen 1 buçukta gel deyince eyvallah diye atladım. Eve attım kendimi. Sonra da yatağa. Bir güzel uyumuşum. Sonra gittim kaplumbağa pençesine dönmüş olan el ve ayak organlarıma çeki düzen verdirdim. Manikürcü kadın gittiğim kuaföre verdiğim paraları sormaya başladı. Ya dedim hatırlamıyorum. 'Boya ne kadar, saç kesimi ne kadar, manikür ne kadar orda, peki pedikür ne kadar' E hatırlamıyorum. 'Niye hatırlamıyorsun? Sormadın mı ne kadar olduğunu, işlemi yaptırmadan önce sormaz mısın' O sırada kadının elindeki törpüyü kapıp şah damarından girme hayalleri kurmaya başladım. O küçük aklıyla neyi anlamaya çalışıyordu ki? 'Bu kızın parası çok herhalde o yüzden ödediği paranın hesabını bilmiyor daha' diye mi düşünüyordu nedir. En sonunda ' e 1 ay geçti gideli benim biraz da unutkanlık problemim var' diye kestirip attım. Zaten daha öğlen yemeği yememişim, şekerim düşmüş bu kadın üstüne asabiyet yaptı bana.

Neyse çıktım ordan. Gittim ülker'in komşu fırınında calzone çakması bişi yedim. Görüp de siparişini verdiğim şeyi masada tabağıma gördüğüm an pişman oldum. Zaten siparişi verirken de 2 kere fikir değiştirmiştim. Keşke ilk söylediğimi alsaymışım. Yalnızken böyle oluyor, başkasıyla gidince de onların yediklerinde kalıyor gözüm. Böyle de kararsızım. Tatminsizim.Mutsuzum.

Sonra gene eve geldim. Karnım tok, sırtım pek. Hadi dedim ne zamandır ertelediğim şu 'kendine ait bir blog' olayına gireyim.İşte günün güzel olduğunu düşünmeye başladığım anlardı bunlar. Derken ankaralı turgut çalmaya başladı işte. Ve ben çığrımdan çıktım.

Demin de mirkelam çalmaya başladı. Mirkelam salla dedikçe bu küçük zilli sallıyor evi. Töbe yarabbim

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...