Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

18 Haziran 2010 Cuma

Bencil İnsan


Blog yazmaya mecburen ara verdim. Hep buradaydım. Ama bloga her girdiğimde gümüşün resmini görüp hüzünlendiğim için, bloga girmek istemez oldum. Ama sanırım çözüm bir an önce birkaç yazı yazarak, gümüşün resimlerini arka sayfalara çekmekte olacak. İşte insanoğlu da böyle nankör, böyle kalleş sayın dinleyenler. 1 hafta ağlayıp sonra gene mevcut hayatına devam ediyorsun. Bir yerlerde bir sızı var, ama sürekli acı çekmek istemediğin için görmezden gelmeye başlıyorsun.  İnsanoğlu sahiden çok acaip.

Hani Tarkan’ın “Sen Üzülme” diye bir şarkısı vardı. Yanlış anlaşılma olmasın. Gayet elitist bir insan olduğum üçün Türkçe pop dinlemem. Hep belgesel izlerim. Klasik müzik dinlerim. Sanat filmlerini takip eder, modern ressamların sergilerini kaçırmam. Hayatım yalan. Her neyse. Bu şarkı sahiden iyyidi. Melodisi bir yana, sözlerini çok beğenmiştim ben. Genel olarak bu şarkının çıktığı dönemde etrafımda olan hatun kişiler “gurur sandığım aslında ümitsizliğimdi” kısmına ağlak gözler ve titrek bir sesle eşlik ederken, ben daha ziyade “ama kendinden yanadır ya hep yürek, feda edip aşkı korur ya kendini” üzerinde felsefi düşüncelere dalardım. Ne kadar da doğru, öyle değil mi sayın dinleyen. İşte biz buna korunma içgüdüsü ile beraber hayatta kalma içgüdüsü de diyebiliriz.

Şöyle ki, suratınıza doğru bir top gelirse refleksler harekete geçer ve yüzünüzü elinizle kapatırsınız. Bir ayının size doğru koştuğunu görürseniz, hemen aksi yöne kaçarsınız. Işte böyle, kalp de kendini koruyor. Baktınız kalbiniz acıyacak, bir üzüntü geliyor. Naparsınız. Hemen gözünüzü kaparsınız. Görmezden gelirsiniz. Aksine yöne gidersiniz. Kendinizi meşgul edersiniz. Çalışan insanlar için çok da zor değil bu.

Artık hayat eskisi gibi değil. Devir değişti diyorlar. Doğru. Dünyanın ekseni mi kaydı dedi beyimiz, adam haklı tabi, kaydı. Hem de hepimize kaydı. Sürekli bir koşturmaca. Bu koşturmaca sırasında bir ittirmece kaktırmaca. Arada çelme takma, diğer çelmelerin üzerinden çalımlı hareketlerle sektirmece. Hepimiz hayatta kalmaya çalışıyoruz. Bu yoğunluk içinde kimin eski Türk filmi aşıkları gibi, üzüntüsünden verem olacak vakti var ki? Yok işte. Yok. Şöyle doya doya mateminizi bile yaşayamazsınız bu tempoda. İş bekler. Eş bekler. Çocuk bekler. Ocakta yemek bekler. Saçında beyaz çıkmış, kuaför bekler. Yağmur başlamış, koş balkondaki çamaşırlar bekler. Bekler oğlu bekler anasını satayım. Üzüleceksek şu halimize üzülelim. Üzülemeyacak hale oluşumuza...


dipçik notu: bu yazıyı dün öğlen işyerinde yazmıştım. akşam annemlere uğradım. annemin telefonunda gümüşün resimlerini gördüğüm anda yine yelkenleri saldım. demek ki tam geçmemiş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...