Aksi belirtilmedikçe tüm yazı ve resimler şahsıma ait olup izinsiz kullanılmaması rica olunur efenim.

31 Aralık 2010 Cuma

2011?

Dün sabahtı sanırım. Tek dileğim 1 Ocak 2011'e bir zaman sıçraması yapmaktı o anda. Gözümde büyüyen ayrılık konuşmaları vardı yapmam gereken. İhbar mektubumu alacaktım ve önümdeki ihbar süresinin planlamasını yapacaktım. Bir an öncesi bitsin istiyordum. Kör ölür badem gözlü olur. Birden herkesi sevmeye başladım işyerinde. Şirketi de sevmeye baladım. Sanki sevgilimden ayrılır gibiyim. 5 senem geçmiş orda. Alışmışım. Her gün ayaklarım geri geri giderdi. Şimdi eve gidip ne yapacağımı bilemiyorum.

Bu yılın son postu bu. Şu an 1 Ocak olsun hemen diye yanıp tutuşmuyorum. Çünkü zor kısmını atlattım. Ya da öyle umuyorum. 

1 Ocak'tan itibaren teoride değil ama pratikte işsizim. Mayıs 2011 veya öncesinde bordrodan tamamen çıkacağım. Birkaç ay önce bunları havadan konuşmak kolaydı. Şimdi sürekli kararımı sorguluyorum. Boşluğa düşmekten çok korkuyorum. Çünkü çok mümkün. Nefret ettiğim işimin nefret ettiğim süreçleri beni hayatın gerçeklerinden uzaklaştırıyordu. İçine zorla çekildiğin sistemde nefes alabilmek için bir işin/uğraşın olmalı. Yoksa kafayı yemek an meselesi.

Umarım herşey iyi olur. Herkes için.

24 Aralık 2010 Cuma

P si düşen MS sayıklamaları

Susan Miller'ın gazına gelip de ekinoksla aynı gün gerçekleşen dolunayın yaratacağı felaketleri beklerken, tek etkinin benim vücudum üzerinde gerçekleşmesi hayli ilginç oldu.
Dolunayın olduğu gece ve takibinde, ay vücudumdaki kanı tsunami kıvamında bir med-cezir gibi hareket ettirirken, PMS'in de etkisiyle hormonlarım hipofiz bezimden salım salım salınırken depresif bir kurtkadına dönüşüp balkondan atlamama az kalmıştı.
Şu satırları yazan ellerimde gördüğüm kadar bir kıllanma yok dolayısıyla kurtkadın olmamışım. Fakat kullanılmayan yumurtaları atmaya başladım ki bu detayı sanırım kimse bilmek istemiyordur. Fazla yumurtaların atılmasıyla bir rahatlama dalgası geldi yavaştan. O yüzden hormonlarım da düzeldi. Ya da tam tersi. Hormonlarım düzeldiği için rahtalma dalgarı geldi. Zaten herşey çift yönlü çalışmıyor mu. Neden-sonuç ilişkilerinde nedenler ve sonuçlar hep yer değiştirmiyor, birbirlerinin kılıklarına bürünmüyorlar mı?

Bu arada dün sabah yine aynı yoldan geçerken, benim kör simitçi amcama, uzun mantolü bir adamın, simit arabasını yokuş aşağı indirirken yardım ettiğini gördüm. Daha güneş doğmadığı gibi, ay hala tabak gibi ortadaydı sabahın o saatinde.

Şimdi ben P si düşen MS'nin etkisiyle bir süre yemek ve özellikle tatlı yiyip bir fil gibi oturacağım.

Bana müsaade şimdilik...

22 Aralık 2010 Çarşamba

Ha gayret

Ben de "ha gayret" diyorum.



"Artvin'de, kuşların daha doğal ortamlarda barınma ve üremelerini sağlamak isteyen biyolog, kuruttuğu su kabaklarını kaşıkla oyarak yaptığı 200 kuş yuvasını ilin değişik yerlerinde ormanlara astı."

Kendi yetiştirdi su kabaklarını,
Kuşlar için yuva yaptı.
Bir oldu ormancılarla,
Tek tek ağaçlara astı.

Önce serçeler geldi,
Sonra baştankaralar
Kuş sesiyle doldu
Kabaktan yuvalar.

Sevgili Yaşar Aksu
Bize verdin bir muştu
Umut oldu yaptıkların
Kanatlarımız uçuştu

Haber Kaynağı: http://www.ntvmsnbc.com/id/25162313/#storyContinued

21 Aralık 2010 Salı

Aynı nakarat. Hep aynı, aynı...

Rutin hayatıma devam etmekteyim. Sabah evden çıkış, akşam eve dönüş saatim aynı. Araç aynı. Yol aynı.
Her sabah 6:50'de Nakkaştepe'de gördüğüm simitçi aynı. Yokuş aşağı inerken sabahın karanlık ayazında, peşi sıra sol eliyle sırtına dayayarak sürüklediği ağır simit arabası aynı. Önündeki engelleri duyurup yolu tarif eden bastonun sesi aynı. Simitçi bu sabah da kör, hayatı yine aynı.

Pamuklara sarıp yaşatmak istediğim o amca hayatına her sabah kaldığı yerden "ha gayret" devam ederken, benim hissettiğim çaresizlik aynı. Şu hayatın çomak sokulası adaletine isyanım aynı.

Bu sefer tam da köprünün üstünde gördüğüm ezilmiş kedi farklı. Ama kalbimden kopan çığlık gene aynı. Tüyleri bembeyaz, diğerlerinden farklı. Gözümün ucuyla gördüğüm yüzü ise bence hepsiyle aynı.

İşte gördüğüm suratlar farklı, riyakarlık aynı.
Sohbetler aynı.
Yalanlar aynı.

Tüm insanlar o kadar farklı ve özgün olmaya çalışırlarken aslında hepsi de birbiriyle köküne kadar aynı...

Müzik aynı...
Sözler aynı...
Aynı nakarat,
Hep aynı, aynı...

13 Aralık 2010 Pazartesi

Aşağıdaki yazıyı Barınak Gönüllüleri Derneği'nden aldım. Güzel şeyler de olabildiğinin bir kanıtı.
Söz uçar yazı kalır diyerek paylaşıyorum.
Hepimiz için bir umut.

Hepimiz yillardir internet uzerinden uzulerek “hayvan satisi”na tanik olduk, birbirimizi bu ilanlardan haberdar ettik, ilan sahiplerini, site yoneticilerini yeri geldiginde uyardik…

Simdi bir hayalimiz daha gercek oldu..
Sahibinden.com yoneticileri ve calisanlari, tamamen bireysel girisimleri ve cabalari ile artik sitelerinde hayvan satisini yasakladilar.
Artik sadece gonullulerin sahiplendirme ilanlari sitelerinde yer alacak…
Bu onlar icin gercekten buyuk bir isgucu yuku ve bir miktar da para kaybi getiriyor olsa da, bizlerle yanyana calismak , bu konuda kotu niyetli ilanlari da engellemek niyetindeler…
Kendileriyle yuzyuze ve telefonda yaptigimiz gorusmelerde, barinaklarda gonullu gorev alan arkadaslarimiza ulasilabilecegini konustuk, kendileri yeri geldiginde ilan sahiplerini bizzat arayarak da gerekli kontrolleri yapacaklar…
Bu Turkiye’de bir ilk, hepimizin destegi ve katilimiyla Turkiye’nin dort bir yanindan tum gonulluleri burada yer almaya davet ediyoruz…
Site bizim icin tamamen ucretsiz ve herhangi bir teknik destek gerektiginde yardim alinabilecek, proje yetkilisi Naim bey bu konuyla ilgili ilerleyen gunlerde bir kullanim destek kilavuzunu bizimle paylasacak.
sahibinden.com’un liderlik ettigi bu calisma dilerim tum firmalara, kurumlara ornek olur…
Asagida sahibinden.com’un hayvankorumacilar icin hazirladigi bilgilendirme notunu ve gerekli iletisim bilgilerini bulabilirsiniz… Hic bir birey/dernek/sehir yada barinak ayrimi gozetmeksizin bu bilgilendirmeyi tum hayvankorumacilarla paylasabilir misiniz?
Meltem Erkan Acet
BGD Yonetim Kurulu Uyesi

Yazının orjinali: http://www.bgd.org.tr/?p=873


Link: http://www.sahibinden.com/evcil-hayvanlari-sahiplendiriyoruz/


 

Neler Öğrendim - 4 -

Eğer denize atamayacaksan, iyilik yapmayacaksın.
Kimseye kolunun diyetini ödetmeyeceksin.

5 Aralık 2010 Pazar

Elimde Değil

Bu resimlere bakıp, nasıl hayatlar yaşadıklarını düşünmekten kendimi alamıyorum.


Cher, Sony ve Bob Dylan
Kate Moss, Johnny Depp ve Iggy Pop
David Bowie, Iggy Pop ve Lou Reed 
Bob Dylan, Mick Jagger ve Keith Richards
Yoko Ono, Andy Warhol ve John Lennon

kaynak: http://acidcow.com/famous/6767-rare-photos-of-famous-people-125-pics.html

4 Aralık 2010 Cumartesi

Neler Öğrendim - 3

Saf iyi veya saf kötü olma durumu yoktur.

Bir insanın yüreğinde hem iyilik hem kötülük bulunur.

Önemli olan erdemli olmaktır. Etrafta bunca kötülük varken, içindeki iyiliği seçebilmektir.


Yin Yang

credit: Eric's Bardo @ Flickr

2 Aralık 2010 Perşembe

Neler Öğrendim - 2 -

İş hayatı satranç tahtası gibi.

Yöneticiler Kale gibi yerlerini korurken, çalışanlar birer piyon gibi sürekli hareket ediyor tahta üzerinde. Koca bir el, piyonu bir yerden bir yere oynatıyor sürekli. Birilerini onun adına karar veriyor. Bunu buraya koyayım da ordan ben bu hedefime daha kolay ulaşırım diyor. Hedeflere ulaşırken bazı piyonlar harcanıyor. Bunu yapmak için de bazen diğer piyonlar kullanılıyor.

İş hayatıdna At gibi olmak lazım belki de. Şahların vezirlerin yanında yer almalısın. Sonra hiç beklenmedik bir L hareketi yapıp herkesi şaşırtmalısın.


30 Kasım 2010 Salı

Neler Öğrendim - 1 -

Birisine birşey yaptırmak istiyorsan, ona kendini suçlu hissettir.

Günlük hayatta kullanılması içerdiği sinsilikten dolayı sizi sonsuz samsara içinde tutacaktır. Sinsilik yapmayın, çemberi kırın.

Birşey yaptırmak istiyorsanız oyun oynamayın. Direk olun, rica edin. Yaparsa hep sizindir, yapmazsa hiç sizin olmamıştır. - filmlerden özlü söz kap, uyarla.-

26 Kasım 2010 Cuma

Aydınlanma


Merak ediyorum da eğer Buddha veya herhangi bir peygamber bugün yaşıyor olsaydı, insanlara karşı aynı karşılıksız ve tarifsiz sevgiyi besleyebilirler miydi.
Sefalet içindeki insanlara, yoksunlara ve acizlere, masumlara ve çaresizlere merhamet beslemek ve onları sevmek kolay. Bunu ben de yapıyorum.
Kamboçyada ayakta ezilerek ölen insanları seviyorum. Afrikadaki karnı şişmiş, etraflarında sineklerle gezen küçük çocukları seviyorum. Bosnadaki savaş mağduru kadınları seviyorum. Depremde evlerinin yıkıntılarının altında günlerce yardım bekleyen umutsuz insanları seviyorum. Onları çaresizce kurtarmak istiyorum.
Ama sefaletlere sebep olanları sevmiyorum. Paranın kölelerini, kölenin tacirlerini. Çozuk tacizcilerini. Hayvan katillerini. Çevre düşmanlarını ve hatta trafik canavarlarını...
Yok. Sevmiyorum.
Onlar yok olsunlar istiyorum.

Aydınlanmaya ve huzura giden yol herkesi eşit ve olduğu gibi kabul etmek midir? Canavarlara ve gaddarlara bile yardım eli uzatabilmek, namussuzlara ve yolsuzlara tarafsız adaletin güzel yüzünü gösterebilmek midir?

Herkesin kurtuluşu, insanlığın yükselişi mümkün müdür?


25 Kasım 2010 Perşembe

Gümüş

Doğumgünün kutlu olsun benim güzel Gümüşüm. Senin o sıcak yastık kokunu çok özledim. Umarım sevilmeye devam ediyorsundur. Umarım gene buluşuruz.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Bekle Buddha

Sen zahmet etme Buddha. Ben buldum.
Şu japon bebe ile sabır taşı kediyi izleyerek en az 2 yıl huzurlu bir mutluluğa erişebilirim.
Ama ikisinin de bizim evde olduğunu düşündüğüm için 2 yıl ile sınırladım. Sonra çünkü o çocuk büyüyecek de okuluydu bokuydu püsürüydü. Böyle ülkede çocuk mu yetişirdi de zaten ülkenin haline baktı.  Hem sen bez parası ne kadar biliyor musun? Offf içim şişti billa.
Zaten kediler de erkenden ölüyorlar. Seni böyle arkada bırakıyorlar şaşkın ve üzgün. Bir parçası yarım.

">

Huzur

Hep birşeyler eksik. Hep yarım kalıyor mutluluklar. Hatırlarım küçük biz kızken 'mutluluk acaba nedir' diye düşünürdüm sürekli. Gülerken birden durur 'acaba şu anda mutlu olduğum için mi gülüyorum, yoksa bu sadece bu anlık mı? geçer mi birazdan?' diye sorardım kendime. İnsanları, suratlarını ve gülüşlerini incelerdim. Hep anlamaya çalışırdım. Sanırım o zamanlar farkettim. Sürekli mutluluk diye birşey yok. O yüzden sükunete ve huzura ihtiyaç var.

Peki şu sakin huzurlu günlerimde bu kadar derinden mutsuz hissetmemin sebebi ne?

Mutlu değilsen illa da mutsuz olmana da gerek yok ki
Mutlu olmama hali, sadece nötr  olma hali olamaz mı?
Taşkın kahkahalardan sonra dudak ucunda hafif bir yukarı kalkıklık hali olamaz mı?

Söyle bana Buddha, mutluluk nedir?
Söyle bana Buddha, nasıl nötr olunur?

Erdem isteklerden tamamen arınmak mıdır?
Yoksa isteklerinin farkına varıp gerçekleştirmeye mi çalışmaktır?

9 Kasım 2010 Salı

Keyifli Bir Haber

Son zamanlarda denk geldiğim en keyifli haber buydu işte. 'Selamın aleyküm' demesi ile pazarlanan bir papağan recep bey'in selamını almamış. Bir de üstüne kafasını çevirmiş.


Bunun gibi keyifli bir haber daha vardı seneler evvel.








2 Kasım 2010 Salı

Kırışıklar ve Pişmanlıklar

İçimde hala oyuncaklarla oynayabilecek bir çocuk saklı iken yüzümdeki kırışıklıkları görmek beni haddinden fazla korkutuyor. Sanki çok uzun bir komadaydım. Uyandım ve bana ait olamayan bir vücut içinde buldum kendimi. Hapsoldum sanki bu bedene ve her bir yeni kırışığı keşfettiğimde hiç yaşamadığım yılların pişmanlıkları saplanıyor kalbime. Birşeyleri kaçırmışım gibi. Ve kaçırdğımı yeni farketmişim gibi.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Tatili Evde Geçirmek

Evlendiğimizden beri her türlü tatil fırsatını evin dışında değerlendirdik. Belki bir kere istanbulda kalmıştık bir bayramda ki onda da akraba ziyareti vesaire yaptığımız için evin tadını çıkaramamıştık.
29 Ekim dolayısıyla uzayan tatil için birşey planlamadık ve evde kaldık.
Hatta birçok işyerinde sadece yarım gün tatil olan 28 ekim benim ve eşimin işyerlerinde tam gün tatil edildi. İki işyerinde de aynı mantık güdülüyor. 'Yarım günlük çalışma günlerinden verim alamıyoruz. O yüzden siz yarım gün gelmeyin işe ama biz sizin senelik izninizden düşelim.'
Bizim şirket ilk defa bu 28 ekimde başladı bu yeni yarım gün politikasına. Daha önce eşimin şirketinden aşina olduğum bu yaklaşımı çok kınamıştım. Şimdi ise ocaktan itibaren bu lanet yerde olmayacağım için çok umursamıyorum. Bir de bu sene çok yoruldu şirket çalışanları projedir vesairedir diye hadi bu da bizden olsun dediler. İzinden düşmeyecekler.  Hala fazla mesailerimi karşılamaya yetmiyor ama neyse..
Kıssadan hisse 4 koca günü evde geçirme şansımız oldu böylece.
28 Ekim perşembe günü eşim Tardor askerde olan iş arkadaşını ziyaret etmek için urfa'ya gitti. Ben de ablamı ve yeğenimi alıp annemin evinin yolunu tuttum. Beraber kahvaltı ettik. Dedikodu yaptık. Eski günleri yad ettik. Tabi arada kavga ettik. Ben yeğenimi sevdim öptüm kokladım. Doyamadım daha çok öptüm kokladım. Sarıldım sıkıştırdım. 12 yaşında koca delikanlı olduğuna bir kez daha şaşırdım.
Onlar benden önce kalktılar. Sonra ben annemle kaldım. Babam dışardaydı o geldi. Hallerine üzüldüm. Babam emekli olduktan sonra kendini bir nevi kumar olarak gördüğüm borsa işine kaptırdı. Borsada işlem saati kapanınca, yapacak birşey bulamadığından eve geliyor ve yatıp uyuyor. Annem televizyon başında sürekli. Halbuki küçükken beni çok azarlardı bu televizyon yüzünden. Aynı programı hem mutfakta hem saonda açıyor ki ordan oraya geçerken birşey kaçırmasın. Televizyonda ya yemek pişiyor, ya da bir doktor bir hastalıkla ilgili bilgi veriyor. Annem bırak doktor olmayı mutfakta büyük başarılar gösteren biri bile değil. Ama evde her yer yemek tarifi dolu. Ve tabi doktor ismi ve telefonu.
Sonra bana akıl veriyor. 'Kızım kendine bakacaksın. Bak doktorlar ne diyor, süt içeceksin. Sonra geç kalırsın. Ben demiyorum bak doktorlar diyor.'
Tıp bilimine hele de televizyonda sürekli konuşan bu bilimin temsilcilerine pek güvenim yok. Hipokrat yemini eden doktorlar sana hastanede farklı kendi muayenehanelerinde farklı davranırlar. Verdikleri ilaçları sana sahiden gerekli olduğu için mi yoksa o ilaçtan 100 tane yazınca bir tatil kazanacakları için mi verdiklerinden emin olamazsın. Özel hastanelerde burnun aksa 500 liralık kan tahlili istenir. Eskiden bu kadar tahlil mi vardı? Ama gene de teşhis konup tedavi yapılabiliniyordu. Tabi ki istisnalar var ve her meslekte olduğu gibi doktorluğu da alnının akıyla yapanlar var ve ben onları tüm kalbimle tenzih ederim. Zaten benim anlatmak istediğim doktorlara karşı bu hissettiklerim değildi ancak ne yaram varmış ki girdim konuya ve çıkamadım.
Genel sıkkınlığım şurdan kaynaklanıyor. Cuma ve cumartesi hep evde oturdum. Hiçbirşey yapmadım. Dizi izledim. Yeğenimin facebookda gösterdiği Uno diye bir kağıt oyunu vardı, onu oynadım. Kitap okudum. Çay içtim. Zaten arada regl oldum. Karnım ağrıdı. Ayaklarım uzattım. İşteyken ah şimdi evde olsam da yapsam dediğim herşeyi yaptım. Peki neden sıkıldım. Cuma günü iyiydi. Ama cumartesi günü birşeyler basmaya başladı beni. Belki de sorun evde oturmaktır. Ne yapacağını bilmez bir şekilde kalakaldım. Kitap bitti. Başka kitap okumak istemedim. Oyundan sıkıldım. Oynayasım gelmedi. Bu aralar beni saran bir dizi yok. Dexter'ı zaten izledik. Haftada 1 bölümle idare etmek zorundayız. Fringe desen kasıma kadar ara vermiş gene nedense. E kaldım böyle. Hiçbirşey yok. Birşeyle yapmak istiyorum. Ellerimde bir enerji birikiyor. Parmaklarımın ucu sızlıyor. Bir bulsam bir akıtsam dışarı.
Acilen bulmam lazım her neyse onu.
Kişisel ataletimi yenmem lazım.
En çok da kendime yeni bir ben lazım.

29 Ekim 2010 Cuma

Profesyonel Amatör

Okullar açıldığından beri Saat 6 bucuk gibi evden çıkıyorum. Artık güneş doğmamış oluyor ben evden çıkarken. Ona rağmen insanlar koşturmaya başlanmış oluyor. Arabaların farları açık. Dikiz aynasından peşimden gelen büyük gece avcıları gibi görünüyorlar.
Zihnimin sesini bastırmak için müziğin sesini açıyorum. Ama engel olaramıyorum. Kendi kendime ve hayalimdeki insanlarla kavga etmeye devam ediyorum.
Ofise geliyorum. Ofis de karanlık oluyor. Kimse gelmemiş. Ben gene ilkim. Kendi oturduğum bölgenin ışığını açıyorum. Sonra da bilgisayarımı. Şifremi girip bilgisayarın yüklenmesini beklerken gidip su alıyorum mutfaktan ve ilacımı içiyorum. Hep o kısa aralıkların peşindeyim. Aman vakit kaybetmeyeyim. Huzursuzum, boş oturamıyorum.
Camdan dışarı bakıyorum. Civardaki evlere. Bazılarında ışıklar yanmış. Kahvaltı ediyorlar belki. Belki televizyonu açıp güne daha kötü başlamak için haberleri izliyorlar. Ben gazeteler bazen göz gezdiriyorum. Bazense hiç bakmak istemiyorum. Zaten internet sitelerinin yarısı gerçek haber yarısı magazin haberi. Nasıl bir basın anlayışı var ben anlayamıyorum. Sonra kapatıyorum.
Projeyi canlıya geçirdiğimizden beri yardım masası gibi çalıştığımız için gün içi yoğunluğum diğer kullanıcıların yoğun olduğu saatlere denk düşüyor. Bu da demek ki 9'a kadar boşum.
Arada rutin bir kahvaltı seansı olacak. Huzursuz müdürümle aynı rutin konuşmalar. Ev hayatını dinle ve üzül. Değiştiremeyeceğin için kahrol. Her çözüm önerine bin türlü bahane işit.
Bu da benim cezam olmalı diyorum. Çünkü bana çözüm üretenlere de ben hep bahaneler üretirim. 'Sonsuz olasılıklar var. Tek yaptığın yakınmak'
Sekiz mesai saati olduğu için kahvaltı ettiğimiz yerden koşar adım çıkmak ister. Sanki fabrikada çalışıyoruz. Onun peşinden yetişmeye çalışırım. Minik ayaklarıyla seri adımlar atar. Ben kafamı çevirene kadar kapının arkasında kaybolmuştur bile. İçimden söylenerek kapıya koşarım.
Ofise vardığımızda okunmamış postalarına bakar. Bir çoğuna kahvaltı masasında blackberry'sinden bakmıştır zaten. Tuvalete bile onsuz gidemez. Sormuştum bir keresinde neden tuvalete bile telefonunu götürdüğünü. O yokken çalarsa başkaları rahatsız olmasın diyeymiş. Sesini kısmak da bir çözüm demiştim. Ama bahanesi hazırdı gene. Sonra sesliye almayı unutup tüm telefonları kaçırıyormuş. Başkaları hep kendisinden ön planda.
Hep çocuklarını anlatıyor bana. İkiz kızlar. İkisi de birer canavar. Prematüre doğup özel ilgiyle bakılmışlar. Babaannenin ve bakıcıların elinde masum birer bebekten 10 yaşında cadılara dönüşmüşler. Çocukların yaptıklarını dinlerken sanki birisi kalbimi alıp elinde sıkıştırıyormuş gibi hissediyorum. Fazla empati de zararlı. Sanki müdürüm benmişim, cocuklar benimmiş de, tüm o yaramazlıklara ben katlanıyormuşum gibi. 'Bırak git' diyorum. 'Bir süre kafanı dinle.' Ekliyorum. 'Önce sen varsın. Sen yoksan kimse yok.' Tabi boşa konuşuyorum. Ama en çok da tüm bu olayların ortasında kılını kıpırdatmayan kocasından nefret ediyorum. Sonuçta çocuk çocuktur. Müdürüm her ne kadar geç kaldığını düşünse de eğitilebilir. Ama hayatını paylaştığın adamdan destek alamıyorsan çok yazık. Evet. En çok ondan nefret ediyorum. Bir keresinde kahvaltı masasında bir önceki gecenin hikayesini anlatırken ağlamaya başladı. İşte de kolay günler geçirmiyor bu ara. Gelecek kaygısı var. Kendi reklamını yapmadığı için kendinden daha alt kademedeki insanlar ondan yükseğe çıkıyor. Hazmedemiyor.
Ocak ayında, şu andaki pozisyonlarımız kapanınca ne olacağımız belli değil. Ben kararımı verdim. O iki arada bir derede kaldı. Ne kalmak istiyor bu cehennemde. Ne de ev kadını olmak. Bir de 2 çocuk okutuyor özel okulda. Evden bir maaşın eksilmesi onlarda büyük etki yapar. 'Sana çok özeniyorum' diyor bana. Kararımı verebildiğim içinmiş. Belki de kararımı vermem 'ona göre!' daha kolay olduğu içindir. Ama ateş düştüğü yeri yakıyor. İkimizin de şimdiye kaar adına kararlar verilmiş. O yüzden şu anda ikimiz de çok zorlanıyoruz. Birisi birşey dese ve o olsa. Bana sorumluluk bırakılmasa. Ya ileride pişman olursam. Aslında içten içe diliyoruz ki o birisi bize 'arkadaşlar teşekkürler herşey için ama malesef masalarınız kapandığı için sizi çıkartmak zorundayız' desin. O zaman o kadar kolay olucak ki. Ama hayır. Belki kendimizi pazarlamada iyi değiliz ama bu sistem içinde iyi çakışan iki küçük dişliyiz. Koca sistem içinde görünmeyiz. Ama orda kalırsak çark daha kolay döner. O yüzden demiyorlar 'hadi güle güle' diye. O zaman da tüm seçim senin elinde kalıyor. Sorumluluk sen de. Ve zorlaşıyor karar vermek. Çünkü her seçim bir vazgeçimdir.
Her gece rüyamda eski müdürüme (şu anda müdürümün müdürü) hesap veriyorum neden ayrılmak istediğim ile ilgili. Anlamayı bırak dinlemek bile istemiyor. Gözleri koca koca açılıyor. Suratında sanki dünyanın en saçma şeyini söylemişim gibi bir ifade beliriyor. Benim gibi onaysız yaşayamayan bir insan için bu ifadeler kabusa dönüşüyor. Birebir geçen günki konuşmamızda yaşadıklarım bunlar. Gün aşırı rüyama giriyor. Öne onahesap veriyorum sonra da onun müdürüne. Sırayla. Boş bokan gözler. Niye korkuyorum, neden çekiniyoru bilmiyorum. Şu şirketin kapısından dışarı adımımı attığım an herşey bitecek. Hepsi geride kalacak. Belki ilk birkaç ay haber alırız birbirimizden. Sonra ise biter. Daha önceki işyerimde de böyle olmuştu. Bir kere yaptım. Gene yapabilirim. Sadece artık yaşlandım. Alışkanlıklara daha bağımlı olmaya başladım. Daha az cesurum belki. Ama bir yandan da büyüdüm. Artık daha sağlam basıyorum ayaklarımı yere. Ve üstelik elimi sımsıkı tutan bir sevgilim var. Her konuda desteğim.

İş hayatımdaki amatörlüğümü gerçek hayatta da sürdürüyorum.

Ama eğer profesyonel olmak başkalarının sırtına basa basa yukarı çıkmaksa, kalsın. Ben tüm oyunları amatör oynamak istiyorum.

21 Ekim 2010 Perşembe

Örümböceksiz Rüyalar

Geçen gün şu örümcekten bahsederken bir de beyaz örümcek resimleri araştırmışım google dan. Sanırım aşırı doz örümcek görseli girmiş ki beynime, gecesine yine rüyamda örümcekler bir de üstüne yetmedi yengeclerle cebelleştim. Rüyamdaki korkumdan kendim korktum. Üstüme zıplayacaklar diye kanepelerin üstüne çıkmış hem tepinip hem bağırıyordum.

Umud demiş ki 'rüyada örümcek görmek berekettir.' İşyerinden bir arkadaş da sıkıntıdır dedi. Benimse küçükten kalma inanışım var. Örümcekler kutsal hayvancıklardır diye. Hani mağaranın girişine örümcek ağı örmüşler falan ya. Öyle birşey işte.

Neyse. Sonuçta benim rüyamda çok eğlenmediğim kesindi. Tersi çıkarmış ama hayırlara vesile olsun diyip kapatalım bu mevzuyu. Bu gece güzel bir rüya göreyim. Ocaktan sonraki hayatımı göreyim mesela. Hıh tamam oldu bu işte.

19 Ekim 2010 Salı

Tesadüf

Kayıt altına almak istedim.

Pazar sabahı rüyamda bir sürü örümcek gördüm. Deniz örümcekleri. O nasıl oluyor derseniz denizin dibinde kumların üzerine yercekimi kuvveti cok azalmış gibi zıp zıp zıplayan örümcekler. Kara örümceği denize girmiş gibi bişi. Sonra bir tanesi vardı. Bembeyazdı. Zıp zıp gidiyordu o, ben de izliyordum. Bir karadul gibi kocaman bir totosu vardı. Ama beyazdı işte. Albino karadul var mıdır acaba? Belki de öyle birşeydi. Neyse sonra dğn akşam işten dönerken arabamın ön camında kar beyaz olmasa da yine beyaz diyebilecepim şeffaf gibi bir örümcek belirdi. Tabi karadula göre cok küçüktü. Öyle pıtı pıtı yürüdü tüm cam boyunca. Ben de izledim onun acelesini. Sonra gözden kayboldu.

Bunu şimdilik sadece hoş bir tesadüf olarak adlandırıyorum. Vahiy gelirse burdan duyururum.


Blog Dizaynı

Yine şablon değiştirdim. Ama şablonu değiştirince mükerrer çıkan blog postlarından kurtuldum. Bu seferde pek renksiz hiç bana yakışmayan bir blogla başbaşa kaldım. Gerçi hayatımda minimalliği seçip o yönde ilerlemeye çalışıyorum. Sadeleşerek görüşümü berraklaştırmaya çalışıyorum. Ama gel gör ki bu kadar da sade olamayacağım. Ben çok görsel bir insanım. Gözüm tatmin olmazsa karnım bile doymaz benim. O yüzden biri bana yardım etsin bu header a ben nasıl resim koyarım anlatsın lütfennnnn ühühüüüü.

18 Ekim 2010 Pazartesi

kurt kocayınca



Demin Facebook'da yegenimden 'teyze bütün cümlelerinin sonuna :P yapmasana' diye ayar yedim.

Ayrıca blogum bozuldu. Blog kayıtları 2 kere alt alta çıkıyor. Ne yaptuysam çözemedim O gün bugündür de yazasım gelmiyor. Acil yardıma ihtiyacım var. Ben çok uğraştım, olmadı.

Resimli olarak anlatmam gerekirse, ahan da böyle oldu. Blog Kayıtlarının normalde 1 tane olması gerekli. Editten girdiğinde remove etme şansın da yok. Valla küstüm blogspota. Oturdum yeni blog actım, gene aynı şey. Bana mısın demedi. Çok asabım bozuk.

Gidiyorum. Bir süre sonra gene gelirim.





20 Eylül 2010 Pazartesi

sevimSİS

Görselimiz teeee Philadelphia'dan geliypr. Bununla idare ediverelim.


Hayata bakışımızı değiştirmeye çalışıyoruz biz eşimle.
Pozitif düşüncenin gücü diye savsaklamadan 'ya geç allasen' demeden dibine inmeye çalışıyoruz.
Hayatımıza bakıp hayatımızı değiştirmeyi hedefliyoruz.
O benden daha iyi bu konuda.
Çünkü bir konuyu sonuna kadar gçtürebilecek dirayete sahip.
Ben ise...
Olumsuz nitelendirmeyeyim kendimi.
Çabalıyorum işte.

Mesela bu sabah çok sağlam çabaladım.
Normalde her sabah tuvaletten sonra herşeyimi çıkarır ve doğru tartıya koşarım.
Bu sabah çıkmadım. Çünkü günüm güzel geçsin istiyordum. Ve çünkü dün çok yemiştim. Sabah ergen bir domuzun anca yiyecegi günlük öğünü kahvaltı olarak hüplettikten sonra yetinmeyip bir de akşamına tuzlu kurabiyeler ve koca bir dilim profiterollü pastayı mideme indirmiştim ne de olsa. Ve malesef bu sabah tuvalette pek başarılı olamadım. Hala tüm o yemekler midemde. Yazının buraya kadarki kısmına dayandıysak devam ediyorum.
Neyse tartılmadım ben. Zaten bugun pazartesi hemen giyinip çıkmam lazım.
Amannnn bugün okullar açılıyor. Habuzittir. Saat 6 bucuk olmuş bile. Koş kızım koş. Aha asansörü çağır, o gelirken kapıyı kapat. Eneee cep telefonumu unuttutm. Aç bir daha kapıyı. Koş içeri. Aman boşver ayakkabıyı cıkarmayı simdi. Nerde bu telefon. Hah tamam. Aman simdi biri asansörü kapmasa bari. Yok canım sabahın köründe bu apartmandan benden başka yola çıkan yok ki zaten.
Asansörde burdaymış ohh. İn aşağı. Koridorda ışık yanmıyor. E hani sensörlüydü bunlar. E bi üstüme başıma bakacaktım evde bakamadım. Neyse bütün gün oturuyorum zaten. Salla sen kızım koş hadi arabaya. Enee bahçedeki hindi kadar martılara bak. Siz misiniz lam her sabah ezanla beraber kafa ütüleyen zottiriler. Alıcam sapanı elime Allah yaratmış demicem atcam taşı atcam kayayı. Töbee töbee

Neyse ben pozitif olucam. Herşey cok güzel. Zamanı da iyi ayarladık. Hadi bakalım gidelim. E bu camlardan hiçbişi görünmüyor. Ne biçim memleket burası yaa. Yağmur yağmıyor ama camlar ıslak ve buğu yapmış. Hay canını. Silecek de fayda etmiyor. Aç klimayı. Üfle üfle.

Ben şimdi bugün köprüye direk girmeyeyim. Okullar da açılıyor bugün. Piiiiiiiiyyy. Git koşuyoluna ordan çık. La burda pembe bir fil var. Hem de mavi gözlü. Çok korkunc bir yaratık. Şimdi bunu görse bizim yabancılardan biri, a sizde fil var mı diye sorsa ben de ona 'afrika mı lam burası denyo' desem. Ay niye hınçlandım şimdi. Dur düşünme sen o yabancıları. Tamam sakin. Enee Validebağ'a bak. Starbucks falan var. Eskiden bir pastane vardı. Neydise adı. Herkes oraya takılırdı. Biz zaten ottuk, takılmazdık da. Bak şimdi bi köşe mado bi köşe starbucks. El kadar veletler kahve mi içiyor yahu? Bunları nasıl alıştırıyorlar ki kahveye? Ben küçükken sevmezdim hiç? Ama tabi şimdi elinde kahve bardağı ile dolaşmak moda oldu. E kahve de kahve değil zaten aromalı falan böle şerbet gibim bişi.

Aa bak bu validebağ korusundan kuş sesleri geliyordu. Ne güzel içim neşe doluyordu benim. Şimdi gelmiyor ama bak ben demek ki pozitif bi insanım. Hatırladım da şimdi. Ohhh misss. Nefes al. Nefes ver. Nefes allll. Nefes veeerrr. Piii trafiğe bak. İyi ki de burdan girmişim yoksa kitlenip kalırmışız taa e5 in ucunda. Ya bak şimdi böyle tali yoldan girmek de çok pis oluyor. Lam dur ben giricem oraya. E bi dur be adam ben napim yol böyle. Ulan kaç şerit gelip kaça düştük. Burda şmdi birinin arabası bozulsa ne olucak ki şimdi? Emniyet şeridi yok kodiimin yolunda. Lan laaann amcaaaa. Napiyosun. Tü Allah cezanı versin aynayı götürüyodun be. Neyse yanındaki de kızın mıdır nedir. Şimdi uğraşmayalım. Bak bakkk ipnetora bak. Benim yolumu aldığın yetmedi daha da sola geçiyorsun. Ben mi bi salak burda beeeaaa.

Aaaa. Karşısı görünmüyor. Sis mi var ne? Aman kükürt kokusuna bak. Poh gibin kokuyo. Bu kameralar falan ne burda ya. Okulların ilk günü İstanbul sisli bir sabaha uyandı sayın izleyicilerimiz. Bunların da işi bu. Habere bak şimdi. Sabahın köründe topla tası tarağı ne o sis çekicen. Allah akıl fikir versin. Haber mi lan bu haber miiiii

Lam böle sis olunca sankim bulutların üstüde uçuyomuşuz gibi oluyo da böle hoş oluyor aslında. Ama bu sis pis bi sis. Geçenki ne güzeldi beyaz beyazdı. Bu ama gri. Bi de kokuyor. Bu bildiğin sevimSİS.

....

Yani ben denedim. Ama şartlar elvermiyor sevgilim napayım. Pozitif olmamı itinayla engelliyor bu trafik.  :(

18 Eylül 2010 Cumartesi

Mavi ne demekmiş

Ağustos ayının son salı gününde sevimsiz işyerimde sevimsiz insanlarla departman toplantısı vardı. 3 saatlik toplantıda bir değişiklik yapmışlar ve öncesinde kısa bir kişilik testi yapmamızı istemişlerdi.
Tabi ki son güne bıraktığım testi alelacele yaptım, sözde rengimi öğrendim ve toplantıya koştum. Pek sevgili arkadaşlarım renklerin yüzdesel dağılımlarını gösteren sayfanın çıktılarını almışlar. Çıktı almayan defterine not almış. Efenim şu kadar şu renk bu kadar bu renk. Efenim renkler birbirine geçişmiş vesaire.
Ben kategorize edilmekten hiç hoşlanmam. İnsanlar 4 renge de ayrılıyor olamaz. Ama o da nesi? Ellerimize  birer kitapçık dağıttılar. Baskın rengin özellikleri. Aynı ben. Bu kadar olur. Sonra Hadi bakalım grubumuz 4 e bölünsün.
Sarılar
Turuncular
Yeşiller
Ve Mavi



Evet Mavi benim. Tek başıma. Duygusal mavi. Empatik mavi. Kırılgan mavi.

İş hayatına ne kadar da uygun olmadığımı gösteren bu toplantı beni biraz dağıttı. Yine koptum gittim ortamdan. Oturup izlemeye başladım. Ben kimim, bunlar kim? Neden buradayım? Buraya ait değilim.

31 yaşımda hala ergenlik bunalımları yaşıyorum.
Kızım artık büyük, hayata bak diyor kimisi.
Kimisi ise yaşamın sırrını bul.

Kendi fikrime sahip olmaktan acizim...

test şurda: http://www.truecolorstest.com/True-Colors-Personality-Test.html

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Yaşasın bugün pazartesi ???

Bozcaada dönüşünden beri cok yoruldum. Uzun haftasonu isimli yeni model çakma tatiller çalışanların ağızlarına bir parmak bal çalmak ile eşdeğer benim gözümde.
Ah canım çok mu yoruldun? Neden perşembe-cuma izin alıp haftasonu ile birleştirmiyorsun. 4 gün güzelce dinlenirsin.
Toplama yapmayı ben de biliyorum. Ama o 4 gün 4 gün değil işte. Zaten 2 günü yolda geçiyor. Ne gittiğinden anlıyorsun ne de döndüğünden. Ya da tam tersi. Gidiş ve dönüş yollarını çok iyi anlıyorsun da. Sana arada kalan o 2 günden birşey anlamıyorsun.
Biz küçükken her yaz kampa giderdik.  Kamp dönemleri 15 gün olurdu. Dolu dolu 2 hafta. Tatil benim için zaman standartını ta o zaman belirledi. 2 hafta. Daha az değil. Daha çok olabilir. Ama 2 hafta karardır.
-Koşarak kaçalım burdan sevgilim.
-Sevgilim, çok korkuyorum. Lütfen elimi bırakma
Ama artık kimse 2 hafta işinden ayrı kalmayı düşünemiyor. Hayır ben doktor değilim cerrah değilim. Nedir beni kıymetli yapan. Kimsenin hayatı benim ellerimde değil ki? Elimde tek tuttuğum tek alet mouse dur işyerinde.
Bu sene bize işyerinde ardarda 2 hafta tatil kullanmayacaksınız dendi. Sebep de şu üstünde çalıştığımız körolasıca proje. Yaz dönemi çok hummalı geçecek diye tatilimizi erken yapalım dedik. Mayısta 1 hafta fethiyeye gittik. Giderken çok heyecanlıydım. Ama totomuzda patladı. Hava cok soguk ve yağmurluydu. Resimlerinde çok etkilenip gittiğimiz otel bizi feci hayal kırıklığına uğrattı. Adamların elinde altın madeni var ama kullanmasını bilmiyorlar. Zaten ordan sağ salim döndüğümüze şükretmek lazım. Zira döndükten kısa bir süre sonra otel sahibinin ünlü bir adamın oğlunu öldürdüğünü okuduk gazetede. Neme lazım biz de 3. sayfalarda çıkabilirdik. 'Yeni evli çiftin cesetleri kaldıkları otelin yanındaki suni gölde bulundu' Mümkün mü? Evet çok mümkün.

1 haftada sadece 3 kere denize girebildiğimiz soğuk mayıs tatilinden sonra temmuz sonundaki 'uzun haftasonu' kaçamağı kısa da olsa iyi gelmişti. Fakat döndüğümden beri burnumdan geldi. Zaten döner dönmez ağustosun ilk haftası aptal projenin aptal simulasyonu icin haftasonu dahil çalıştık. Üstelik gece yarılarına kadar. Tüm suratımı sebaroit dermatit denen şeyden bastı. Bir de dudağım uçukladı. Bu da yeni adetim. Bu yaşıma kadar uçuk nedir bilmezdim. İlk defa geçen sene düğünden önce çıktı bu meret. Şimdi yer etti. Sıkıldıkça dudağımın üst köşesinde içten bir yanma başlıyor önce. Sonra kızarıp şişiyor. Ama yara yok. Sadece derisi yanmış gibi pürüzsüzleşiyor. Ve sonra ardında farklı bir renk bırakıp gidiyor. Ama dudaktaki renk farkı baki kalıyor. Yani sürekli ucuk varmış gibi duruyor. 
23 ağustos haftası da yine böyle bir sümulasyon haftası idi. Yine gec saatlere kadar işte kal. yine haftasonu çalış. Bu sefer suratımdaki sebaroitler daha azdı. Çünkü bol bol yatıştırıcı krem sürdüm. Ama demin gördüm ki uçuk gene çıkmış. Bir de cuma gecesi çok hastalandım. Migren, mide bulantısı ve ishal kombosu. Sabah 3 bucukta bu sıkıntılarla uyanıp bir daya uyuyamadan işe gittim. Verdiğim 1 kiloyu itinayla geri almamayı hedefliyorum.
İlk defa yaşasın pazartesi diyorum çünkü 30 ağustos tatil. Ve ağustosun bitişini davulla zurnayla kutlamayı düşünüyorum. Gerçekten kötü bir aydı. Nesi varsa alsın yanında götürsün.


Çok yorgunum.
Ego çatışmalarından ikrah ettim.
Arada kalmaktan sıkıldım.
İş hayatı bana göre değil.
Ulan herkes çalışıyor da bir bana mı oluyor bunlar.
Tutunamıyorum işte. Ben gidip uyuyayım en iyisi.

p.s. bu ayın tek sevimli olayı 2 hafta evimizde konaylayan pisicikti. bir önceki postta yuva arayan kedi yuva buldu. umarım çok mutlu olur o ve yeni sahipleri. tabi kim kime sahip olacak o daha sonra belli olur.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Boz bir ada Bozcada

Kireçli toprağı, ağaçsız yolları,
Üzüm dolu asma bağları.

Şarabı var mis gibi,
Denizi var buz gibi.

Domatesi bildiğin şeker,
Gönlüm şimdi de karpuz çeker.

Güneşe karşı rüzgar gülü,
Bir de öpseydik bülbülü

Rüzgar gülü rüzgar gülü,
Hiç bu kadar üşüdün mü?

Şair burada çalar çırpar,
Kalbim bozcaadada durmaz atar.


rüzgar güllerinin ordan görülen kırmızı turuncu pembe güneş


insan yapımı gördüğüm en güzel şey. sesleri ayrı güzel. bakmaya dinlemeye doyamazsın.



üzümü bildiğin bal gibi. o koca üzümleri yuta yuta yersin.



buz gibi suyu olan akvaryumun tepeden görünüşü.



böyle sokaklarda yürüsek



böyle kapılardan geçsek



böyle pencerelerden baksak dünyaya.



güneş batınca sefa yapsak,



ehl-i keyifte balık olsak.

keşke. yine. şimdi.

25 Temmuz 2010 Pazar

Nostalji

Bu aralar hayatımın bu renklerde geçmesini istiyorum.
Ruhum bir yerde takılı kalmış.
Hatırlayamadığım günleri özlüyorum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...